Archive for Anılar 9

Madde 1: Oğuz Atay - bir “Tutunamayanlar” okuma macerası

oguzatay-769527.jpg

Aklımda bir sürü şey var ama bir türlü yazamıyorum sevgili okur. O yüzden karar verdim, yine “sevgili günnük” tadında yazacağım, hayatımı madde madde anlatacağım sana. Belki böylece üzerimdeki “yazı yazmalıyım” yükü biraz kalkar, o zaman acelesi de kalmaz, o zaman asıl yazmak istediğim, derin ve ağdalı ve mesaj kaygılı ve hayat sorgulamalı yazılarıma odaklanabilirim, canım okur.

Canım okur dedim de hatırladım, mesela sonunda Oğuz Atay‘ın “Tutunamayanlar” kitabını okudum. Biraz bodoslama oldu bu konuya girişim aslında. Öyle bir maddecik olarak geçilmemeli bu konu. Uzun uzun anlatmalıyım bu işin öyküsünü.

O zaman bi dakka. Aklıma harika bir fikir geldi pek sevgili okur. Seni yazı manyağı yapacağım, yazılara boğacağım seni, canımlarım benim. İşbu yazı, geçen aylarda buraya kaydetmediğim hayatımın maddelerinden ilkidir. Diğer maddeleri de tane tane, günaşırı filan gireyim, ayrı ayrı yazılar olarak. Bir alana 10 tanesi bedava olsun, herkes neşe ile coşsun.

Oğuz Atay diyorduk, tutunamıyorduk. Efendim bu Tutunamayanlar isimli kitap, bendeniz bir zamanların azılı kitap kurdu biyolokum kişisini, kalınlığı ve hakkında yapılan yorumlar ile KORKUTMAYI başaran tek kitap olmuştur. Ben 1999 senesinden beri “bu kitabı okumam lazım, ama yok şimdi zamanı değil” diye dolanıyorum. Sırtımı kambur eden bir yük, ayağımda git gide büyüyen bir nasır haline geldi zamanla. 1999′dan beri sayısını hatırlamadığım kitap okudum, okuyamaz mıydım bir aralık? Okuyamadım işte. Okumadığım kitabın üzerimdeki etkisi ile yaşadım, kitabevlerinde kitapla göz göze geliyorduk, ben hemen bilim kurgu ve fantaaazi bölümünün arkasına saklanıyordum. Bir sefer kasada beklerken kitabın uçarak bana doğru geldiği sanrısına bile kapıldım. Ama hayır hazır değildim. Okuyamazdım. Çünkü:

Bu kitabı bana üç kişi “kesinlikle okuman lazım” diye önermişti. Bunlardan ilk ikisi, bir zamanlar beni hastalıklı şekilde sevmiş, ama artık pek de iyi hatırlamıyor olduklarını tahmin ettiğim güzel insanlardılar (Aytekin ve Dilay). Üçüncüsü ise neyse ki beni halen hastalıklı şekilde seven kocam kişidir.

Kitabın şu deli dünya üzerindeki valığından ilk haberdar oluşum ODTÜ’de hazırlık okurken tanıştığım çok yakın bir arkadaşım olan Aytekin sayesinde oldu. (Aytekin aynı zamanında bana Dream Theater’ın Scenes from a Memory albümünü de çekip veren süper bir insandı). Ama herif bana adam gibi “al şu kitabı oku” filan diyeceğine şuna benzer bir şey demişti: “Duygu, bizimkilerle -ev arkadaşları filan- Tutunamayanlar diye bir kitap okuduk. Süper bir kitap, inanılmaz. Ama yani kitabı oku, intihar et. İntihar etmemek ayıp olur okuduktan sonra.

Hah şimdi. Ben zaten bunalımlı bir bünyeyim. Dünya’nın hali ne olacak, doğayı katlediyollar, hayvanları tüketiyollar, “the government totally sucks” diye daha o zamandan içlenir, icabında sokaklarda filan ağlarım utanmam (sadece dünyanın haline değil kendi halime de ağlarım). Ben okur muyum o kitabı? Okumam tabi ki.

Başladım beklemeye, ruhen daha sakin, daha dengeli olduğum bir zamanı aradım durdum, ama ruhen bir Sabit Efendi olamadım (evet 1999′dan beri).

Yetmiyormuş gibi, Aytekin’in kitaptan bahsetmesinden birkaç yıl sonra birgün, şu zalim gezegende konuşlanmış, en yakinim ve tanıdığım en bunalımlı bünyelerden biri olan Dilay’ın da bu kitabı Kuran-ı Kerim bellemiş olduğunu öğrendim. Öyle ki Fransa’ya göçerken bavuluna böyle kocaman bir kitabı sıkıştırmayı başarmıştı. Kitabı tekrar tekrar okuduğundan bahsediyordu, hatta kimi zaman çantasında filan mı taşıyordu ne? Artık kesinlikle karar vermiştim. Aytekin “oku intihar et” diyorsa, Dilay da elinden düşürmüyorsa, bu kitabı okumak benim -çogafedersiniz- ağzıma sıçacaktı. Kesin içinden çıkamayacağım bir bunalıma girecektim kitabı okursam. Kendime bir daha gelemeyecektim, tutunamayacak düşüverecektim, kafayı gözü yaracaktım. (Bu noktadan sonra kitapçıların kapısından bile giremez olmuştum, herkes birbirine fısıldayarak bana neler olduğunu konuşuyordu).

Ve sonra Meren’le tanıştım. Hiç kitap okumadığını, ama Oğuz Atay okuduğunu söyleyen bu kardeşimiz, benimle ilk buluşmasına, hediye olarak elinde “Tutunamayanlar” ile gelince ben oracıkta bayılmışım :) O gün (sene 2005) Tutunamayanlar’ı biran önce okumam gerektiğine karar verdim (bu kararı verirken biraz da Meren’e karizma yapmaya çalışıyordum belki, belki fobimi belli etmemeye çalışıyordum, ezik). Ben de ABD’ye göçerken sıkıştırdım kitabı bavulumun bir köşesine, sanki patlamaya hazır bir bomba gibiydi, ya da radyasyon yayan bir külçe uranyumdu. Ama bavul, havaalanındaki güvenlik taramalarından geçmeyi başardı. Bu sırada Dilay, Paris’te kutu gibi odasına kapanmış, çıkıp Şanzelize’de gezmek varken, bloguna kitaptan bölümler yazıyor (kopyala yapıştır değil, bildiğiniz bilek gücü), şarap içiyor ve hem Turgut hem Selim için ağlıyordu. Aytekin’den yıllardır haber almadığım bir zaman dilimindeydik.

Meren bana kitabın aslında bunalım munalım olmadığını, insanların bu kitabı yanlış anlamaya eğilimli olduklarını, kitabı okursam kendimi kötü filan hissetmeyeceğimi “defalarca” söyledi. Ama ben yine de, ruhu sabit bir efendi olmayı beklemeye başladım yeniden. (Beni beklemekte olan Nazi ruhlu bir hoca, bir Katrina Kasırgası vs olduğunu bilmiyordum, her şey çok güzel olacak sanıyordum elbette). Sonunda ruhen sabit bir insan olmanın benim için imkansıza yakın olduğuna karar verdim.
Ve okudum…

Sonuç: Acaba okuduğum en güzel kitap desem başkalarının yazdıklarına haksızlık etmiş olur muyum? Olursam olurum be hayat.

Bitirirken şunu da eklemek istiyorum: kitabı okuyunca ister istemez hayatın, insan ilişkilerinin yapaylıklarını, saçmalıklarını, insanın kendini kandırışlarını, kalabalıklar içinde hissedilen o acı verici yalnızlığı filan düşünüp “lanet olsun” diyesiniz geliyor. Çok hüzünleniyorsunuz. Her şeyi gerçekte oldukları anlamsızlıkları ile görmeye başlıyorsunuz belki de. Kitabı bitirdiğimde bu hislerimi Meren’e anlattığımda ve kitap hakkında daha önce duyduklarıma artık anlam verebildiğimi söylediğimde Meren bana “iyi ya, işte ben bu anlamsızlıkları görebilen bir insan olduğum için üzülmek yerine sadece mutluyum” dedi. :)

İşte sevgili okur, hayatımdaki gelişmelerin birinci maddesi budur.

Yorumlar (16)

Hamamböcüsü demişken: annem, ben ve Gregor Samsa

mr_samsa.jpg

Karafatma, hamamböceği, kakalak, kalorifer böceği, cockroach (ing.), la cucaracha (isp.), la cancrelat (fr.), gregor, kokroç abi…

Kimler başka ne isimler vermiş bilmiyorum, tek bildiğim şimdiye kadar bu hayvanlarla aynı evde yaşamaktan hoşlanan bir kimseye rastlamamış olduğum. Bu açıdan kendilerinin “evrensel iğrenç” olduğu konusunda herkesle mutabık olacağımızı varsayıyorum. Ve bu konuyu açılığa kavuşturduğumuza göre öykümüze geçebilirim - evet sayın seyirciler istek üzerine, yaşanmış bir öykü!

Ortaokula gidiyordum. Her zamanki gibi entel takılıyordum. Bu entelliğime yaraşır bir hareket olduğunu düşünerek, o zamanlarda da ne hikmetse Türkçe örtmenlerinin dönem ödevi olarak verme eğiliminde oldukları o kitabı, Franz Kafka’nın Değişim (Metamorphosis) adlı romanını okumaya karar verdim. Cem Yayınevi’nden çıkan versiyonunu Kamuran Şipal* çevirmişti, kitabın yarısı insanın ömrünü tüketen (ve yıllar sonra ancak dayanıp okuyabildiğim) bir önsözle başlıyordu. Ama kitabın kendisi inanılmazdı. O kitabı “o kitap” yapan en vurucu yanlarından biri ise kitabın ilk cümlesiydi:

Bir sabah tedirgin düşlerden uyanan Gregor Samsa, devcileyin bir böceğe dönüşmüş buldu kendini.” (Bu cümle benim için hala okuduğum en güzel giriş cümlesidir ve hatırlayabildiğim giriş cümlelerinden tek tanesidir.)

gregorsamsa.jpg

Ve ilk sayfa, bu cümleden sonra şöyle devam ediyordu:

“(…) Bir zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu; bu karnın tepesinde yorgan, her an kayıp tümüyle yere düşmeye hazır, ancak zar zor tutunabilmekteydi. Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.

«Bana da ne oldu böyle?» diye düşündü Gregor samsa. Hayır! Düş falan değildi. Odası, biraz fazla küçük olmakla beraber tastamam bir insan odasıydı ve enikonu aşinası bulunduğu dört duvar arasında sessiz sakin duruyordu. Ambalajlarından çıkarılmış kumaş örneklerinden bir koleksiyonun yayıldığı masanın üzerine - Samsa bir firmanın pazarlamacılığını yapıyordu - kısa süre önce resimli bir dergiden kesip altın yaldızlı şirin bir çerçeveye geçirdiği bir resim asılmıştı. Başında kürk şapka, boynunda yılan biçimindeki uzun kürk atkıyla dimdik oturmuş bir kadın, kollarının dirsekten aşağı bölümlerinin içinde kaybolduğu ağır bir manşonu yukarı kaldırarak seyircilere doğru uzatmıştı resimde.”

Kitabı okuyanlar bilir (DİKKAT okumayanlar için bu kısım “filmdeki katil uşak.” bilgileri içeriyor olabilir. Eğer okuyacağınız kitap ile ilgili önceden birşeyler duymaktan hoşlanmıyorsanız bu yazının devamını hiç okumayın): evet Gregor Samsa kitapta gerçekten böceğe dönüşüyordu. Kafka onun “hangi tür böceğe” dönüştünü hiçbir yerde söylemese de, kitabı okurken betimlemelerden “hamamböceği” olduğu hissine kapılıyordunuz. Gregor abimiz, bütün hayatı boyunca yaşlı anne ve babası için çalışmış son derece hayırlı bir evlattı, ve hala daha onlarla yaşamaktaydı. Fakat onun böceğe dönüştüğünü neden sonra farkeden anne baba, ondan nasıl kurtulacaklarının derdine düşüyorlardı falan filan.

metamorphosis2.gif

Sonuç olarak ben kitabı çok severek ve şaşırarak okudum. Okumuş olmam yetmiyormuş gibi anneme de okusun diye verdim. Ailecek entelliğe doymuyorduk (misal o zamanlar bir de resim sergisi açılışlarına gidip bedava yiyeceklerden yer, kadeh kadeh içtikleri şarap ile burunları kızarmış ressam döküntüsü amcaların “sürreal enternasyonalizmde içselleşen olgular bence egzistansiyalizmin ana fenomenlerine aykırı” gibisinden cümlelerine kafa sallardık… Ahh ne günlerdi.) Annem kitabı okuduktan sonra yine o zamanlar bizimle yaşayan teyzem de okumuştu sanırım. Evde kitabı okumayan bir tek, benden iki yaş küçük kardeşim Fatili vardı. Onun da zaten en son okuduğu kitap ilkokul birinci sınıfa gittiği zamanlardan “Beş beyaz benekli baykuş bana bakıyor” idi. Bu yüzden kimse onu okusun diye zorlamadı. Her neyse, dedim ya Fatih’e rağmen (o dönemler ileride Jazz gitar çalacağından habersizdik tabi) entelliğin doruklarındayız, bir nevi “kitap kulübü” havasındayız.

Bir akşam yemeğinde annemle kitabı tartışmaya başladık:

Adı gibi düygülü Düygü: Ya adam böceğe dönüşüyo ve ailesi hiçbişey yapmıyo. Yani nasıl olur anlamıyorum. İnsan evladını öyle kaderine terkeder mi ya?

Hain anne Nunu: Ay ben olsam ben de seni kapının önüne koyardım valla! Ne o öyle böcek, ıyyyy.

Düygü (şok içinde): Nası ya? Beni nasıl kapının önüne koyarsın? Benden nasıl iğrenirsin?

Nunu (gerçekçi bir insan): Evladım kelebeğe, kediye dönüşsen filan tamam da, dev gibi hamamböceğinden bahsediyoruz. Sen kendin de korkuyorsun hamamböceklerinden.

Düygü (gözlerinde yaşlar birikmiş): Ya ben senin evladınım be! Böcek olmuşsam bile insan bi bilim adamlarını arar anlatır durumu, belki bi çaresi vardır, nasıl kapının önüne koyuyosun ya ühühühühü. :((((

Nunu (”hay allah çattık be”): Canım kızım, hamamböceğinden bahsediyoruz ama yavrucum.

Düygü (histeria - artık hüngür hüngür ağlamaktadır): İnanamıyoraaammm annee! Zaten siz beni hiç sevmediniz. Fatih’i sevdiniz hep, ühehehehühüheaaaa… (odasına kapanır).

Fatili: Hepiniz hastasınız. (Çocuk kitaplardan uzak duruyorsa bir bildiği varmış tabi).

Evet sevgili okurlar. Entel olmak hiç kolay bir şey değil gördüğünüz gibi… Biz bu günlere, her an kapının önüne konma tehlikesi ile burun buruna yaşayarak geldik.

*Kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız kesinlikle Kamuran Şipal’in çevirisi olan “Değişim”i okumalısınız! Can Yayınları’nın “Dönüşüm”ünü değil.

Yorumlar (10)

Cikcik kuş

Küçücüğüz, sokakta oynuyoruz. İlkokul yılları, belki daha öncesi. Ben, kardeşim, Fatma, Tuğba, Cahit, Feriha… Kapıcının çocuğu Sümüklü Fatih bir kenardan bize bakıyor. Çocukların ne kadar saf ve temiz olduklarından bahsedilen yazılar, şiirler vardır. Filmlerde filan işlenir, çocuklar melektir değil mi? :) Ama aynı çocuklar, o saf temiz oluşları yüzünden galiba, birbirlerine “sümüklü” diye isimler de takarlar, aralarına da almazlar oyun oynarken o “sümüklüyü”. Çocuklar doğrudan ve dolambaçsız oluşlarından yaparlar bunu sanırım. Sümüklü Fatih, gerçekten sümüklüdür çünkü. Muhtemelen kapıcının çocuğu oluşundan, hep rutubetli kapıcı evlerinde yaşadığından, burnu hep akar, ama nasıl akmak, hasta olduğunuzda yeşillenen yoğun sümükten akar. Biz de almayız aramıza işte. Benim kardeşimin ismi de Fatih olduğundan, yani sırf ayırt edebilmek için canım, başka bir sebepten değil, ona da “Sümüklü Fatih” deriz.

Dediğim gibi, oynuyoruz, her zamanki gibi. Kızlar çinçan, erkekler top oynuyor. Sümüklü Fatih kenardan bakıyor. Apartmanın kapısı açılıyor sonra. Sakallı, güler yüzlü bir adam çıkıyor içeriden. Yanımıza geliyor. Bir elini sımsıkı kapamış. O eliyle havada eğriler çizerek “pırrrrrrrrrrrrr pırrrrrrrrrr Cikcik kuş geldiiiii” diyor gülümseyerek. Sümüklü Fatih dışında bütün çocuklar etrafında toplanmışız. Sımsıkı kapalı o kocaman elininin kocaman parmaklarını, minicik ellerimizle teker teker açmaya çalışıyoruz, elinde tuttuğu şeye ulaşabilmek için. Adam Sümüklü Fatih’i farkediyor, “Sen de gelsene çocuğum, senin de hakkın var burada” diyor. Sümüklü Fatih de geliyor. Adam bizi biraz uğraştırdıktan, kimi zaman zorlukla açtığımız parmakları yeniden kapatıp bizimle biraz eğlendikten sonra açıyor elini. Elinde ince bir kağıda sarılı, küçük küpler şeklinde 7 tane şeker var. Hepimiz birer tane alıyoruz neşeyle.

“Cikcik kuş”… Böyle pırrrrrrr diye geldi benim bütün çocukluğum boyunca. Her zaman ortamdaki çocuk sayısına yetecek kadar şeker getirdi. Ve hiçbir çocuğu ayırt etmedi. Zaman içinde kocaman marketlerde rengarenk şekerler satılmaya başlansa da, “cikcik kuş”un şekerleri en güzeliydi.

“Cikcik kuş” benim dedemdi. 27 Mayıs 2006′da çoook uzaklara uçmaya karar verdi. Bir çocuğun sahip olabileceği en tatlı dedelerden biri o olsa gerekti.

-Dedeeee annem nerde?
-Bilmem cebimde mi ki acaba? (Gömleğinin cebine bakar.) Aaa yokmuş.
-Ya dede yaaaa. Nerde söyle.
-Bilmem acaba pantalonun cebinde mi ki? (Oraya da bakar.) Aaa burda da yok.
-Yaaaa dede yaaaa…
- :)

Hukuk Fakültesi’nde okumuştu, bulmaca çözmeyi çok severdi, “hacı”ydı ama Yalan Rüzgarı’nı kaçırmazdı. Nev-i şahsına münhasır canım dedem. Umarım uçtup gittiğin yerlerde mutlu ve huzurlusundur.

Yorumlar (18)

Meyl baks, inbaks… Hayır, Posta Kutusu!


Benim küçüklüğümden beri posta kutularına karşı bir zaafım var. Hani posta kutusunun içini gösteren o ince uzun boşluktan, karanlığın siyahı yerine bir beyazlık gördüğünüz ve onun bir fatura olmadığını anladığınız bir an vardır. Posta kutusunun anahtarını bulmak üzere çantanıza elinizi heyecanla uzatmanıza vesile olan bir andır o. İşte ben ona bağımlıyım, uyuşturucuya bağımlı gibi bağımlıyım hem de. Posta kutusunun kapağını açınca mektupların düşmeye meylettikleri, benim onları tutup elime aldığım ana bağımlıyım.

Bu yüzden aslında bu e-posta işinin çıkışına baya bir bozulmuştum ben başlarda (yıl 1999). Teyzemle mektuplaşırdık sürekli, sonra teyzem haklı olarak iş güç, postanenin çok alaksız bir yerde olması derken, üniversiteyi kazanıp da kendime ilk defa e-posta adresi aldığım dönemlerde cebren ve hile ile alıştırdı beni bu elektronik ortamlara. “Mektupların bilmediğim bir alemde dokunamadığım bir yerlerde olmalarından, ve her an bir tuşla silinebilirliklerinden nefret ediyorum. Bana elyazısı lazım.” diye çok direttim ama zaman değişiyordu işte.

Fakat benim için buna alışmak hiç kolay olmadı. Çünkü sadece teyzemin mektupları değildi beni bağımlı yapan. Ortaokulun sonunda Ankara’dan Antalya’ya taşındığımız zaman, geride harika arkadaşlar bıraktım. Sonraki yıllarda sürekli mektuplaştığım arkadaşlar. Şimdi vereceğim rakama inanmamakta serbestsiniz: İlk taşındığımız yıl, bazı haftalar bana gelen mektup sayısı 10′u geçerdi. Cumartesi günleri gelirdi genelde bu mektupların hepsi birlikte, sabah heyecanla inerdim aşağıya pijamalarımla. Kutunun içinde kırmızı, yeşil… renkli bir zarf olurdu en önde. Açınca dökülürdü hepsi önüme, ve dünyanın en mutlu insanı olurdum. Gerçekten, gerçekten dünyanın en mutlu insanı olurdum! Gönderen kısmında en çok görüğümüz isimler: Feriş, Dilay, Armağan, Hakan, Coşar, Cihan’dı… Şimdi kocaman bir kutuda duruyorlar o mektupların hepsi. Üstelik çoğu 5-10 sayfadan aşağı olmazdı :) Ha sonra bir de Yeliz girdi hayatıma. Arka sokakta oturan, aynı serviste okula gittiğimiz bu üstadım kişiyle de birbirimize mektuplar yazmaya başladık.

Sonra üniversiteyle birlikte ciddi bir devrim oldu benim hayatımda (ve o dönemde muhtemelen hepimizin hayatlarında) işte: Internet. Hayat da gitgide daha yoğun ve daha zor hale geliyordu elbette. Postane’ler ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiçbir zaman yeterince yakın değillerdi. Sonra da “check new mail” tuşlarına tıklar olduk şartlanmış denek güvercinler gibi işte. Bir şeyler kayboldu gitti o tıklamalar arasında.

Sonra Yunanistan’a gittim bir yaz. Orada çok süper arkadaşlar edindim. Adresler alındı verildi, ama işte artık anlamsız geliyordu, kim mektup ya da kart gönderecekti ki, e-postanın rahatlığı, animasyonlu e-card siteleri dururken. Ama öyle olmadı. Herkes dünyanın dört bir yanına evlerine dağıldı. Sonra da postakutuma bir şeyler gelmeye başladı! Yıllardan sonra ilk defa faturadan başka bir şeyler!

Gönderen hanesindeki isimlerden bir tanesi Lynn’di. (Ki kendisi beni 5 gün ziyaret etmek için Türkiye’ye gelip ani bir kararla Türkiye’de yaşamaya karar vermiş, ve yaklaşık 1,5 yıldır da Türkiye’de bulunan şahane bir maynaktır. Amerikalı’dır.) Lynn Amerikalılığına yaraşır şekilde bana kutular gönderdi birkaç kere. İçlerinden onunla geçirdiğimiz vakitlerde sevdiğimi söylediğim ve aklında kalan çeşit çeşit, ufak tefek mutluluk unsurları çıktı.

Bir başka isim Daniel’di. İlk seferinde bir CD göndermişti, o yazın güzel günlerini, hepbirlikte dinlediğimiz müzikleri, yaşadığımız olayları, gittiğimiz yerleri hatırlatan bir müzik CD’si. Sonra ben ABD’ye geldiğimde de kartlar attı bana.

Birden hatırladım, ah evet ya, posta kutusunda bana gönderilmiş minicik bir kart bulmak ne kadar harika bir şeydi. Pulların tırtıklı kenarlarına dokunmak. Damgaları incelemek. Arkadaşının el yazısını görmek. Zarf açmak ne kadar heyecanlı bir işti…

ABD’ye ilk geldiğim zamanlarda amazon.com’a dadanışımın öyküsü de burada başlar aslında :) Arabamın olmaması, bu yüzden ihtiyacım olan şeyleri satın almak için hiçbir yere gidemeyişim de büyük bir etkendir tabi “online alışveriş” alemine atılışımda. Ama artık beni alışveriş mekanlarına götüren arkadaşlarım olduğu halde, yani online alışverişe o kadar da muhtaç olmadığım halde hala devam ediyor olmamın bir sebebi var işte: Posta kutumda bana gönderilmiş bir paket bulmak.

İlk zamanları çok acıklı be aslında, şimdi düşünüyorum da, kendimi yapayalnız hissettiğim buradaki o ilk aylarda, kimseyi eski “bak postacı geliyor” günlerine dönmeye ikna etmek için uğraşacak değildim elbette. Bir de saç kurutma makinasına ihtiyacım vardı zaten. Bir türlü alamıyordum fırsatını bulup, öyle köşede Arçelik dükkanı da yok ki gidip alacak. Ben de girdim amazon.com’a, seçtim bir kurutma makinası. Dedi ki, 25 doların üzerinde alışveriş yaparsan “shipping”den para almıycaz. Ben de dedim, Charles Mingus dinleyesim var, koy oradan bir de CD. İşte böyle kendime paketler göndermeye başladım.

Bu yazıyı yazmamın sebebi, bugün dünya postacılar günü… Ehehe şaka lan şaka.

Nerden geldi aklıma bilmiyorum yazdım işte öyle :) Kaçınız gerçek bir mektup aldı son yıllarda, bir hatırlatayım da bir içiniz burkulsun dedim. Evet o yüzden yazdım. Teknoloji dediğin tek dişi kalmış canavar diye yazdım. Bir de ders çalışmam lazım. Yine çalışmamak için bahaneler arama halindeyim. Aslında galiba o yüzden yazdım :) Hayırlısı…

(Not: Nereden geldi aklıma hatırladım. Bugün bi ara mtlda‘nın şu yazısını okudum da oradan geldi aklıma. Kendisini tanımam fakat güzel yazıyor.)

Yorumlar (12)