Archive for Mayıs, 2006

a kind of blue

Ben müzisyen değilim. Bir zamanlar heveslenip klarnet almışlığım, alıp da onunla “Besame mucho”, “All of me” ve “Blue bossa” çalmışlığım vardır. Evet, o klarnetin mantarlarını özenle yağlamış, kutusunu açınca burnuma dolanan abanoz kokusunu derin bir nefes ile içime bir sigara tiryakisi gibi çekmişliğim, onu çalmaya çalıştıktan sonra yumuşacık tülbent ile içini temizlemişliğim de vardır. Ama malesef bunlar beni müzisyen yapmaya yetmedi. Bir doğum günümde uzun yıllardır biriktirmekte olduğum paralara kıyıp aldığım, ve hala kokusunu unutamadığım o klarneti, sıcak ve bunalımlı bir yaz gününde Yunanistan’a giden bir trene bilet alabilmek için zengin bir orta okul çocuğuna sattım. Babası ile gelmişler ve klarneti denemeye gerek bile duymadan elime birlik ve beşliklerden oluşan nakit dolar öbeğini tutuşturup güzel ve pahalı arabalarına binip gitmişlerdi. Altı üstü 4 banknot ile de ödenebilecekken, bir öbeğe dönüştürülmüş olarak bana verilen o paralarla yol kenarında kalakalmış ve durumun ironikliğine şaşmıştım Ben müzisyen olacak hatun kişi değildim, değilim, eğer bir peri, değneğiyle karşıma dikilip “dile benden ne dilersen” demezse de asla olamayacağım, biliyorum. Ama yine de müzikten bahsedeceğim bu yazıyı yazacak kadar densiz bir insan olmayı başardım. (Uzman olmadığım konularda atıp tutmayı aslında hiç sevmem. :)

Dünyanın gaz ve toz bulutu, benim ise “rockçı” bir genç olduğum dönemlere gidecek olursak, kardeşimin odasından yükselen, yeni yeni dinlemeye başladığı Jazz müziğin sesini illaki duyacağız. Her zaman kilitli tuttuğu, ve eğer kendi çaldığı gitarının sesi değilse mutlaka dinlemekte olduğu Jazz bir müziğin, altındaki aralıktan sızdığı o kapının önünden geçerken ben hep şunu düşünürdüm: “Tanrım bu kadar sıkıcı bir müziği bu yaşta insan neden dinler ki?” Uzun süre anlam veremedim. “Bu çocuğa ne oldu, hasta mı acaba, odasından da çıkmıyor…” diye endişelendim. O müziğin içimi daralttığı o zamanlara şimdi bakıp kendime inanmakta zorlanıyorum.

Müzik, hayatımın büyük bir çoğunluğunda o kadar önemli bir unsur oldu ki çoğu zaman insanları dinledikleri müziğe göre değerlendiriyorum elimde olmadan. Bir insanın farklı müzik türlerinden hoşlanıyor ve televizyon ve radyo yani bir şekilde popüler kültür ile kendisine sunulanların dışında bir şeyler arayıp buluyor, onların değerini anlıyor, kıymetini biliyor olması benim için o insanın kişiliğine ilişkin çok ciddi bir ipucudur. (Bunun beni kimi zaman çok önyargılı bir insana dönüştürme tehlikesinin farkında olduğum için, elbette insanları tanırken tek parametre olarak müziği kullanmıyorum, ama en önemli parametrelerden biri olduğunu ve beni şimdiye kadar hiç yanıltmadığını da inkar edemem. Bunları dinlemediği halde çok değer verip sevdiğim insanların olması, bu yöntemin bana sağladığı ipuçlarının geçerliliğine karşı bir kanıt oluşturmuyor.) Eğer iyi bir müzisyen değil de sadece bir dinleyici iseniz, Jazz gibi bir müzik türünü “sevmeyi öğrenmek” gerekir. (İyi müzisyenler er ya da geç kendilerini Jazz ile başbaşa kaçınılmaz olarak bulurlar.) Şarabı ya da alışık olmadığımız bir peyniri sevme sürecine benziyor bu biraz. Daha az sosyetik olacağını umarak belki Avrupa Sineması’nı örnek verebilirim. Yıllarca Hollywood filmerine alıştırıldıktan sonra bir Fransız filminin yavaşlığından keyif almaya başlamak için önce herhalde en az 10 tanesinden sağ çıkabilmek gerekir. (Evet ben Fransız filmi izleyip sıkılmıyorum, herkes bilsin :P )

Neyse ki iyi müziğin değerini anlamak ve ondan keyif alabilmek için iyi müzisyen olmak gerekmiyor.

Bu yazı kendisine cebren ve hile ile Jazz müziği sevdirecek bir kardeşi olmayan, kapıların altından sızıp zorla kulaklarına dolanan müziklerin olduğu bir evde yaşama fırsatı bulamayanlar için yazıldı. Dünyanın bir yerlerinde Fourplay’in “Going back home”undan, Rosenberg Trio’nun “Armando’s Rhumba”sından, Charles Mingus’un “Fables of Faubus”undan, Miles Davis’in “Tutu”sundan, Esbjörn Svensson Trio’nun “From Gagarin’s Point of View”undan*…, hatta Jazz’dan etnik müziklere uzanırsak Paris Combo’dan, Infected Mushroom’dan, Deep Forest’tan, Brooklyn Funk Essentials’tan*… haberi olmayan o büyük çoğunluk için; ve zamanında bana tanınmış şans için kardeşime bir teşekkür; ve hayata, bana yaptığı bu güzelliğe karşı bir borç ödemesi olarak yazıldı…

Ayrıca bunları anlayarak dinleyen insanların sayısının artışı ile gezegendeki savaşların sayısının azalacağına ilişkin acayip bir inanca da sahibim.

Sevgiler
Öğreten kadın

*Her iki liste de çook uzayıp gidebilir tahmin buyurduğunuz üzere.
Küçük bir not: Neden “caz” yerine “jazz” yazıyor olduğum konusunda haklı eleştriler gelebilir biliyorum. Tamamen şımarıkça bir davranışıın eseri olarak, İngilizce haliyle “jazz” kelimesini çok seviyorum. Tek açıklamam budur :)
Başka bir not daha: Bir de yukarıdaki resme iyi bakın. Çok yetenekli, ve ileride çok güzel işler çıkaracak birisi var orada.

Yorumlar (14)

yakın oturmalar, el ele tutuşmalar oluyor…

Çok ayıp gençler…

Neyse ki “büyükler“imiz var, biz aklı bir karış havada gençleri onlar kontrol altında tutmasalar halimiz ne olurdu… Teşekkürler! Bizlere yüksek yüksek öğrenim kurumlarınIZda daha iyi eğitim verebilmek için, bilgisayar, laboratuvar ekipmanı, kütüphaneye kitap almak gibi içinizi kavuran isteklerinizden feragat ettiniz. O maddi sıkışıklıklar içinde, yemediniz içmediniz okula kameralar alıp yerleştirdiniz. Orada burada “el ele tutuşmalar” oluyordu, eğitim yuvasında, rahatsız oluyorduk biz, ders kitabı okurken dikkatimiz dağılıyordu.

Anneler gününüz kutlu olsun sayın büyüklerimiz, sizi doğurup büyüten annelere buradan selam olsun. Benim annem beni hep serbest bıraktı da ne oldu… Benimle bira içti, konserlere geldi, erkek arkadaşlarımla tanıştı, onları eve yemeğe davet etti, onlara iyi davrandı, daha küçücükken tek başıma evden Kızılay’a arkadaşlarımla buluşmak için gitmeme izin verdi, sonra tek başıma trenlere atlayıp başka ülkelere seyahat etmeme izin verdi, kendi seçimlerimi yapmam için beni serbest bıraktı. Sonra ben de serserinin teki oldum. Ders aralarında çimenlerinde öğrencilerin öpüştüğü, günah yuvası kötü okullarda okudum, korkunç bir evlilik yaptım, bir baltaya sap olamadım allah kahretsin. Oysa ki annem beni her an kamerayla izlese, her an kontrol altında tutsa, doğru yolu gösterse olmaz mıydı? Bana şöyle şarkılar söyleseydi…

mama’s gonna check out all your girlfriends for you.
mama wont let anyone dirty get through.
mama’s gonna wait up until you get in.
mama will always find out where you’ve been.
mama’s gonna keep baby healthy and clean.
ooooh baby oooh baby oooh baby,
you’ll always be baby to me.

Anlamazmıydım ben? Bağlaç olan “mi”leri ayrı bile yazmazmıydım?! (yoksa soru ekimiydi?de benmi karıştırdım)

O yüzden kendi annemi atıyorum bir kenara, siz “büyükler” bana bu annelik, babalık müessesesinin nasıl olması gerektiğini gösterdiniz. Teşekkür ederim. Anneler gününüz, babalar gününüz, sizin bütün günleriniz kutlu olsun ulan! (Sayenizde artık “müessese” kelimesini yazıp okuyabiliyorum.)

Gençler siz de sakın tepki falan göstermeyin, mesela “müdür”ün penceresinin önünde “toplu öpüşme eylemi” falan gerçekleştirmeyin, kameralar var, hepinizin kimliğini anında belirlerler mazallah. Zaten öpüşmek yasak, günah, ayıp… Zil çaldı, sınıflara.

Yorumlar (15)

Dünya’nın öteki ucundan serbest çağrışımlar


Turkish couple under oriental disguise tries to fool local security forces on Jazz Fest’s closing day…

New Orleans deyince akla bir çok şey gelebilir elbette, ama yapılan araştırmalara göre insanların yüzde 76’sının “Aaa caz müziğin doğduğu yeerrr” dedikleri görülmüş.*

New Orleans deyince, New Orleans’ı tanıyanların yüzde 82’sinin aklına da “Her hafta sonu bir festival, vur patlasın çal oynasın” geldiği, son yapılan beyin EMR’larının ünlü nörobiyologlarca yorumlanması sonucu ortaya çıkmış.*

Nitekim geçtiğimiz iki hafta sonu boyunca buralarda pek meşhur “Jazz and Heritage Festival” vardı. Bilim adamları hipotezlerini destekleyecek bu olaya çok sevindiler. (Bu cümlenin neden mantıksız olduğunu bilen ilk 3 kişi, gelecek Cadılar Bayramında düzenlenecek olan Voodoo Festivali’nde sahne alacak Red Hot Chili Peppers konserine bedava bilet kazanacak.)* Evet efendim, yine festival vardı. Buraya boşuna “Lazy-ana” (tembeller diyarı) demiyorlar.

Biz de (Meren, ben ve diğerleri :P) Jazz Fest’in son gününe yetiştik (geçtiğimiz pazar günü). Ve bu eşsiz(!) Amerikan deneyimine “hasıl olduk” efendim. Ayrıntıları vermeye başlamadan önce, iyi vakit geçirdik onu baştan söyleyeyim ki, bahsi geçeen bu ayrıntı verme esnasında benim yine şikayet ettiğim düşünülmesin :) Sadece gerçekleri söylüyorum.”Bir operlö bir teyibim” :)

Efendim Jazz müzikten başka her şey vardı ulan. (Tebiyesiz). Olay genel olarak elbette, yemek, içmek ve sarhoş olmak üzerine kurulmuştu. Bu arada festival 5-6 tane kocaman sahnenin ve sayısını takip edemediğim, yiyecek, içecek ve hediyelik eşya standının kurulduğu cidden çok çok büyük bir alanda gerçekleşiyor. Yani Jazz Fest deyince aklınıza ODTÜ’deki gibi Kültür Kongre Merkezi’nde küçük salonlarda, elit Avrupa cazı dinlenen, şık giyimli insanlarla uzun saçlı entellerin birbirine karıştığı bir enstantane geliyorsa, beyninizin serbest çağrışım lobu bozulmuş, bir nörologa gitmenizi tavsiye ederim. (Gerçi yarım saat önce Synaptic Organization of Brain isimli, o hani sürekli şikayetlendiğim dersten A aldığımı öğrenmem üzerine, gaza gelip sizi ben bile muayene edebilirim:) Ehu.

Her neyse, biz de obez Amerikalılara uyduk. Aman bir yedik içtik. Buralarda daha önce de bahsetmiştim, deniz ürünleri, özellikle karides (shrimp) ve kerevit (crawfish) çok bol ve ucuz, sandviç ekmek yapıp yiyoruz o derece. İşte o kerevit ile bir de “crawfish struedel” ve “crawfish monica” yapılıyormuş ki, an itibariyle tok olduğum halde ağzım sulanıyor. (Bu yazdıklarımın gazına gelip bizi ziyarete gelen ilk 3 kişiyi en alasından deniz lokantasına götürüyorum:)**

Müzik cephesinde şöyle silahları vardı festivalin: İlk hafta sonunun ağır topları Bob Dylan (evet ya, herif hala hayattaymış!), Etta James, Dave Matthews Band, Elvis Costello (bu adamın da yaşıyor olmasına şaşırdım mesela), Bruce Springsteen… İkinci hafta sonunun ağır topları: Keith Urban, Lionel Richie…

Gördüğünüz gibi, ne bileyim bir Miles Davis (tamam o öldü), bir George Benson, bir Esbjörn Svennson Trio, bir … (uzatmıyorum, ne kadar entel olduğumu şimdiye kadar anlamış olmanız lazım) yoktu. Brass band tadında, buraların turist Jazz’ından bol bol vardı, ama sonuç olarak İstanbul Jazz Festivali buradakine 100 basardı - müzikal anlamda, yoksa crawfish struedel… oyyy oyy, çok lezzetliydi ya.

Biz son gün Lionel Richie’yi izledik. Eğlenceliydi. Yapış yapış aşk şarkıları söyleyecek sanıyordum ama funky bir insan çıktı kendisi. Hatta benim bir “Kool and the Gang” parçası sandığım ve çok sevdiğim “Brick House” parçasını söyledi. Çok terledi, sürekli gömlek değiştirdi.

Bunun dışında hayatımızdaki diğer gelişmeler ise şöyle:
- Dün 25 yaşında bir insan oldum. Üzerimde emeği geçen herkese buradan teşekkür ederim. Hayat güzel.
- Dün benim doğmuş olmamdan mutluluk duyup bunu gerek e-postalarla (ay hepsini sayamiciim), gerek aldıkları çilekli doğumgünü pastası ile (Oliver’la Uyen:), gerek benimle dar vakitlerinde kısacık süre de olsa bir araya gelip börgır kingden fest fuud ve pastanın kalanını yiyerek, ve bize bir şişe şarap ve çikolata alıp, sonra da Rent izleyip güzel vakit geçirerek (Meren, Ahmet, Nathan ve Melissa) ifade edenlere, (edit: bi de eğer okuyorsa, beni kurabağalı sabunla, kurbağalı banyo lifi sahibi yapan tatlı şahsiyete) ve ifade etme fırsatı bulamadığı için şu anda bu satırları okurken “hasssittiir unuttum hatunun doğum gününü” diyenlere (-ki hiç sorun eden bir insan değilim kesinlikle doğum günü hadisesinin) tsk ederım. :)

* Tamamen sallamadır!
** Tamamen gerçektir!

not: Yukarıdaki fotoğraf buradaki pek sevimli, pek tatlı insanlardan biri olan Virginia tarafından Jazz Fest esnasında çekilmiştir.

Yorumlar (11)