Archive for Ben Düygü Hanım nasılım

Madde 3: Ayrıntılar

(Aylarca yazmamanın bir cezası olarak olan biteni maddeler halinde yazmaya niyetlenmiştim, fakat sıkılmak üzereyim. Bu yüzden bu 3. ve sonuncu madde olacak. Bundan sonra daha sık yazacağıma inanıyorum gönülden, ekranın diğer tarafındaki pek sayın ve sevgili okur/lar. Aklımda bir sürü fikirler var!)

Bu bölümde sizlere son birkaç ayda hayatıma girmiş kaydadeğer bir kısım nesneleri kısaca tanıtmak istiyorum. Bu nesnelerin birçoğu yeni taşındığımızda ev hediyesi olarak geldi. Dedim ki blogumu “öğreten kadının havlamaları”ndan “sevgili günnük” haline sokmuşken araya bir de “şekerim dekorasyon dünyasında bunlar oluyor” tadında bir yazı sıkıştırayım, zira pek yakında entelötesi bilimkızı havalarıma bürüneceğim, korkan olursa bu yazılara kaçar, saklanır.
- Bonsai:

Bulmacaların o vazgeçilmez sorusu olan “Japon çiçek düzenleme sanatı” yani “ikebana” sayesinde, Japon bir arkadaşımı “sen Japon kültürü hakkında ne çok şey biliyorsun!?” diye haykırtmıştım. Oysa ki o zamanlar Japonya hakkında bildiklerim bugün bildiklerime oranla o kadar azdı ki, misal bildiğim tek Japonca kelime büyük olasılıkla zaten ikebana idi :) En azından şimdi animelerden öğrendiğim küfürler var mesela. (Eminim onlarla da çok şaşırtabilirdim Japon arkadaşımı). Her neyse, bulmacalarda neden ikebana kadar popüler olmadığını anlayamadığım bir başka Japon sanatı da bonsaidir. Japon kültürüne olan ilgimizden haberdar olan, çok sevdiğimiz arkadaşlarımız Kevin ve Amanda (ki kendisi iki sene Japonya’da yaşamış bir ablamız) bize hediye olarak bonsai getirmişler. Tabi çok sevindik. Fakat sanırım bonsai zaten geldiğinde kurumaya başlamıştı. O yüzden iki-üç hafta sonra iyice kahverengileşti. Meren’in budama çalışmaları da sonuç vermeyince, şimdi evde yanından gelip geçerken iç geçirmemize sebep olan bir kuru bitki haline geldi. (Aşağıdaki fotoğraf bonsainin bize geldikten 1 hafta sonra çekilmiş hali. Ühüh..)

- Buddha:

Göbeğini okşamanın uğur getirdiğine inanılan Buddha’yı, göbeğine dövme olarak yaptırmış olan pek sevdiğimiz başka bir arkadaşımız Nathan’ın kendi elleri ile yaptığı Buddha resmi :)

- Şişe giysileri:

Meren’in labına yeni katılan doktora öğrencisi Çinli bir kız getirdi bunları da. Kızın ismini unuttum. Ama şişe giysilerinin hastası oldum.

- Kızılderili reisi amca ve kurt:

Ölmekte olan bonsaiye belki bir faydası olur diye yanına özenle yerleştirmiş bulunduğumuz kızılderili amcamızı Meren bana Oklahoma’ya konferansa gittiğinde almış. Fakat onun duaları bile bonsaiyi kurtarmaya yetmedi. Ühüh…

- Shiddy:

Bu kardeşimizi Etsy‘den buldum aldım. Etsy dünyanın her yerinden sanatçı, zanaatçı, hobici insanların ürünlerini sattıkları müthiş bir websitesi. Hergün ağzımdan sular damlayarak bakıyorum bu siteye. Harika şeyler var. Shiddy’i CreativeHook isimli ablamızın dükkanında görür görmez hastası oldum. Tanıtım sayfasında “Kötü bir gün mü geçiriyorsunuz, birisi sinirinizi mi bozdu? Bırakın Shiddy sizin için orta parmağını gösteriversin, bırakın herkes bilsin canınızın sıkkın olduğunu” gibi bir şeyler yazıyordu :)))

- Resim çerçevelerimsi:

Bu çerçeveleri ben yaptım. Resimler Sadi Güran isimli müthiş yetenekli bir abimizin Bant Dergi’deki bir çizgi öyküsünün kenarından (kestim de yapıştırdım yani). (Bu arada Bant Dergi ve Sadi Güran‘ın resimleri çok güzel.)

- My Starry Night:

Yine Etsy’den. Justin Vining isimli bir suluboya sanatçısının aynı isimli resminin (orjinalini değil) bir baskısını aldık. Suluboya kağıdına benzer bir kağıda bastırdığı için sanki orjinal gibi duruyor. Van Gogh’un “Yıldızlı Gece” eserinden esinlenme. Pek leziz.

İşte böyle… Bir ara sizlere yeni labımda neler yapıyorum onu yazacağım. Çok keyifli!

Yorumlar

Söyle bana kurabiye…

“Burada çok mutsuzum kurabiye, ne yapmalıyım?”

(Kurabiye: “Şimdi yeni bir şeyler denemek zamanı”)

dsc_9077_k.jpg

“Kurabiye, bu labdan ayrılma kararımın sonu iyi olacak mı?”

(Kurabiye: “Çalışmaya devam. Bir ay içinde ödüllendirileceksin.”)

dsc_9076_k.jpg

Buralardaki ismi ile “fortune cookie”, Türkçe’sine ise “fal kurabiyesi” diyebileceğimiz bu kurabiyeler Çin restoranlarında yemeğinizi yiyip hesabınızı ödedikten sonra ikram edilir. Kurabiyeyi ikiye bölünce içinden bir kağıt çıkar ve bu kağıtta “falınız” yazar.

4fortune-big.jpg

Bilim insanı olma derdine düşmüş bir kişi olduğumdan “fala inanmıyorum” demem beklenebilir, ama benim fal müessesesine bakış açım biraz farklı.

Günlük hayatın rutini, insanın hayalgücünü körelten, insanı robotlaştıran (welcome to the machine) ve bunu ona hiç farkettirmeden sinsice yapan bir şey. Bu rutini kıracak ve kişiyi içinde sonsuza dek takılıp kalabileceği kısır döngüden kurtarabilecek oyunlar oynamak gerek. Zira o rutin ki, insanın kendisini dertlere gömüp çaresiz hissetmesine, yaptığı işle ilgili yaratıcı bir çözüm ararken bulamamasına, hayatına yeni bir yön vermeye cesaret edememesine filan sebep olandır.

Kurabiyelerden çıkan fal cümleleri benim için rutin kırma oyunlarından ve zor kararları almak için kendimi yüreklendirme çabalarından bir tanesi. Bu cümleleri “başıma gelecek şeyler” olarak algılamak yerine, kurabiyeyi kırmadan önce ona bir soru soruyorum. Bu soruya vermem gereken cevabı, çıkan cümle doğrultusunda değerlendiriyorum. İçinde bulunduğum rutin beni hep belli şekillerde düşünmeye ittiğinden, kurabiyenin bana söyleyecekleri de oldukça rastgele olacağından, beynimin işleyişi farklılaşıyor, gözlerim yeni fikirlere açık hale geliyor :)

2.5 senedir çalışmakta olduğum labdan,üzerinde çalıştığım araştırma projesine tam da fena halde hakim olmuşken, ve çok ilginç bilimsel sorular sorabiliyorken ayrıldım. Doktora öğrenciliği, normal bir işte çalışma sürecinde olduğu gibi her an istifanızı verebileceğiniz bir konum olmadığından, bu durum pek çok insanın beni “deli” diye değerlendirmesine sebep oldu. Zira onlara göre benim buradan doktora almama 2 seneden az kalmıştı ve başka bir laba geçerek yeni bir araştırma konusuna başlamak bana vakit kaybettirecekti.

dsc_9080-copy.jpg

Geçen bu 2.5 sene zarfında kendimi gerçekten bir köle gibi hissettim ama işin bilimsel yönü o kadar ağır basıyordu ki, ha gayret diyerek dayanmaya çalışıyordum. Zira New Orleans gibi kasırgazede bir şehirde daha iyi bir hoca bulamayacağım yönünde saçma bir düşünceye kapılmıştım (hep o kahrolası rutin yüzünden). Laboratuvarda çalışan diğer herkes de, çalışma koşullarından rahatsız oldukları halde, bir şekilde ürkek ve bastırılmış bir psikolojide idiler. (ABD’nin korku politikası ile insanları ayaklanmaktan nasıl alıkoyabildiğini, bizzat içinde bulunduğum bu sosyopsikoloji deneyi ile anlamış oldum). Tüm bunlara rağmen, projemi seviyordum, ve uzun süredir elle tutulur bir sonuç alamama rağmen “sabrın sonu selamettir” diyordum.

Sonunda rutini kıran iki olay gerçekleşti. Birincisi labımızda diğer bir doktora öğrencisi olan Remziye’nin “eş durumundan” Şili’ye taşınma kararı alması, fakat otoriter ve her şeyin herkes için en iyisini kendisinin bildiğine inanan hocamızın kızcağızı daha uzun süre kalmaya ikna etmek için “oradaki okullara girmene yardımcı olmam” türünden tehditkar cümleler savurması ve gelişen olaylar sonucunda adamın bizi hakikaten kendisine veri üretmek için kullandığı köleler gibi gördüğünün farkına varmamdı. Diğer olay da, çalıştığım konuyla ilgili vizyonumun belli bir aşamaya gelmesi sonucu projemin çok ciddi bir hata içerdiğini fark etmemdi. Zaten uzun süredir bu konuda endişeliydim fakat hocamı bir türlü buna inandıramıyordum. Birkaç ay daha onun bu konuya dikkatini çekmeye çalışıp başaramayınca, beni korkunç çalışma koşullarına rağmen orada tutan “bilimsel keyif” ortadan kalkmış oldu. Remziye’nin Şili’ye gidişi sırasında aslında benim de başka bir laba hatta okula yatay geçiş yapabileceğimi öğrendim. Bana sanki boşanıyormuşum gibi gelen; hocamın “bir şans daha ver, bana haksızlık ediyorsun, senin iyiliğin için yaptım ben her şeyi” dediği, bölümün “böyle ansızın gitmek etik değil, hocanı da çok üzüyorsun, bir altı ay daha kalsan denesen” diye bizi “barıştırmaya” çalıştığı ve bana kollektif bir şekilde psikolojik baskı uyguladığı, benim zaman zaman duygularıma yenik düşüp yumuşama raddesine geldiğim, hatta yumuşayıp yeniden katılaştığım; bir dönemden sonra dün itibariyle ben artık yeniden özgür bir bireyim! Louisiana State University Health Sciences Center’dan, kurbağanın böbreğinin nasıl geliştiği probleminden ve bana her an bir kabahat işleyecekmişim gibi davranılan korkunç baskıcı bir ortamdan kendimi azad ederek, Tulane Üniversitesi’nde felsefemin çok daha uyuştuğuna kanaat getirdiğim bir hocaya, uzuv (kol, bacak, kuyruk…) rejenerasyonunun nasıl gerçekleştiği problemine, bu yeni hayatın ve hakkında hiçbir şey bilmediğim bu bilimsel projenin getireceği bilinmezliklere (bunun üzerimde yarattığı korkuya rağmen) kanat açıyorum. N’orlins kanatlarımın altında.

Eğer ben bir ülke olsaydım, 18 Ocak 2008’i benim “bağımsızlık bayramım” ilan ederlerdi, herkes balkonlarına bayrak asardı.

Bu arada beni hiç şaşırtmayan, ama yine de “kahpe felek” dememe sebep olan bir şey oldu labdaki son haftamda. 2.5 senedir yaptığım yüzlerce deney arasında en ilginç, en anlamlı sonucu aldım (üstelik proje ile ilgili endişelerimde haklı olduğumu iyice anladım). Soğukta yarım saat titreye titreye otobüs bekleyip “gelmeyecek” diye yürümeye başlamış ve otobüs durağına geri koşamayacak kadar uzaklaşmış birinin uzaktan gelen otobüsü gördüğü ama yakalayamayacağını bildiği an gibiydi. Ben yine de, yanımdan geçen otobüsü yol ortasında durdurmayı denemek için elimi kaldırmak bile istemedim, kulaklıklarımı takıp şarkı söyleyerek yürümeye devam ettim.

Son olarak, aslında her biri bir blog yazısı olabilecek birkaç gelişmeden bahsedeyim, belki sonra açarım:

1) Yaşadığımız korkunç, karanlık ve küflü evden çıktık. Ahmet’le güçlerimizi birleştirip, Meren, Ahmet ve ben yeni bir eve çıktık. Ev, hayallerimin evi. Şimdilik bir tane fotoğraf koyayım. Şöyle bir çalışma masam var etrafı pencereli:

dsc_9078.JPG

2) Yukarıdaki fotoğrafta solda pencereye asışı şey benim ilk denemem olan bir kukla. Boş vakit bulabilirsem kendimi kukla yapma işine vereceğim :)

dsc_9064_k.jpg

3) Yılbaşını New York’ta geçirdik. Ahmet, Virginia, Çiğdem, Meren ve ben. Çok keyifliydi. (Bize evini açan Server ve Svetlana’ya da -bu satırları okumayacak olsalar dahi, tarihe not düşmek bakımından- çok teşekkür ederim yeniden.)

hepimiz.JPG

(Brooklyn köprüsü üzerinde. Soldaki Virginia. Nedense Çiğdem’in de olduğu bir “hepbirlikte” fotoğrafımız yok, kendimizi kınıyorum.)

picasso-ve-benn.JPG

(Museum of Modern Art’ta Picasso’ya bakan bendeniz. Üstelik aynı yerde ne Chagall’lar, ne Van Gogh’lar… daha neler neler. Dediğim gibi başlı başına bir New York yazısı lazım.)

(Bir de küçük not: Yazıda sadece 3. foto Google’dan. İlk iki kurabiye yazısı bana ait ve sorduğum sorulara gerçekten bu “cevaplar”ı aldım. :) 4. resimdeki kız, eski bir arkadaşım ve ressam Ömer Irmak Aycan’ın 2002′de Antalya’da açtığı ve hala hatırladığım harika sergisinin davetiyesinden bir parça.)

Yorumlar (43)

Kahrolsun Tombala ve Sigortasız Sürücüler

dsc_8320_k.jpg

Küçükken bayram tatili, şubat tatili, yaz tatili gibi olgular beraberinde doğrudan “Burdur” kelimesi ile gelirlerdi. Bu tatillerde, annemin memleketi Burdur’a gitmek, çoğu “dul garı”lardan oluşan anaerkil ailemizi bir eve ya da apartmana toplayıp komün yaşamak, kimi zaman kardeşim Fatili’nin ortamdaki tek erkek olması (dedem saksıyı çalıştırıp yaz tatillerinde “şehir evi”nde kalır ve karıların toplaştığı göl evine pek uğramazdı), göl evinin etrafında bisiklet, kaykay ve paten ile hırsız-polis oynanması, bu oyunda çeşitli ağaç yapraklarının para olarak kullanılması, göl çekilip bataklık haline gelmeden önce göle girilmesi, ama göle girilmeden önce mayolarla karadut ağacına tırmanıp elimiz yüzümüz kıpkırmızı olana dek, özgürce karadut yenilmesi, mevsim kışsa akşamları soyulan “vaşingtın potakalı” kokusu eşliğinde yüksük saklamaca ya da tombala oynanması… Tombala… Orda dur… Tombalaya kadar her şey iyi…

Nefret ederdim tombaladan. Ben yıllarca tombalada birinci çinko dahi yapamadan yaşadım. Bir insan yavrusu olarak bunun beni ne kadar üzmüş olabileceğini tahmin edebilirseniz, o üzüntüyü 10 ile çarpın. Zira, Fatili’in ardı ardına birinci, ikinci çinko ve tombala yapması, benim 1. çinko bile yapamıyor olmam kadar normal bir şey olmuştu, ama bu durum beni deli ediyordu. Fatili o dönemlerde -ailedeki hatun kişilerin çoğunun, onun “kabe” olduğuna kanaat getirmesi ve etrafında “tavaf” halinde olması yüzünden- hayatta en kıskandığım varlıktı ve o çocuk bünyemle üretebildiğim bütün mutsuzluğun kaynağının Fatili olduğunu sanıyor, bunu da her şeye ağlamak suretiyle dışarı vuruyordum. Tombala da işin tuzu biberi olmuştu…

Ben olur da 1. çinko yaparsam, zamanda bir kırılma olup eve Marduk gezegeni çarpacakmış korkusu alıyordu milleti. Belki bana öyle gelmiştir ama, sanki yıllarca, şans katsayısının yüksek olması gereken her oyunda kaybettim. Hatta sanki, hayatta birazcık şans gerektiren her durum benim için normal bir insan için olduğundan daha karmaşık oluyor diye hissediyorum kimi zaman. Ve geçerli sebeplerim var, adeta bitmeyen bir tombala oyununa gark olmuş gibiyim.

Katrina Kasırgası’na, Meren’in vize alamayıp iki defa aylarca Türkiye’de sıkışıp kalışlarına, birklikte çalıştığım hocanın başlarda bir melek iken şimdi bir Nazi’ye dönüşmüş ve hepimize işkence ediyor olmasına filan hiç girmiyorum. Hayatın bana geçen hafta attığı son tombala kazığını anlatıcam sizlere:

Birkaç aydır, geçtiğimiz 15 Kasım’daki çooookk önemli bir sınav için geceleri ve dahi sabahlara kadar hazırlanıyordum. Önce bir rapor yazmam gerekiyordu, sonra da tez komiteme deneylerimi ve araştırma konumu özetleyen bir sunum hazırlamam -ki asıl korkuncu bu sunumdu. Çünkü 5 tane profun karşısına çıkıp bu sunumu yaparken, bir güzel sorguya çekiliyorsunuz, ne kadar bildiğiniz, analitik düşünme kabiliyetiniz, her bişeyiniz ölçülüp biçiliyor.

15 Kasım sabahı, “Forever 21″ adlı mağazanın ucuzluğundan 5 dolara aldığım süper bir eteği, bana uğur getireceğine inandığım yeni kahverengi hırkamı, en sevdiğim botlarımı, çizgili uzun çoraplarımı ve yeni yaptığım kolye küpeleri kuşanıp, canım arabamız Kuchiki’ye atlamış (evet bir ismi var onun ve ben onu sürerken zaman zaman onunla konuşurum, onu severim), saçlarım ahenkle dans ederek, şarkılar söyleyerek, sunumu düşünmemeye ve sakin olmaya çalışarak, her sabah olduğu gibi South Claiborne caddesi üzerinde en sol şeritte saatte 40 mil hızla gitmekteydim. 15 Kasım’ın tek farkı, evden normalde olduğundan 1 saat önce çıkmış olmamdı, zira sunum yapacağım bu önemli güne rağmen, sabah üzerlerine ilaç döküp feleğini şaşırtmam gereken kurbağa embriyoları beni bekliyordu, bu mühim deneyler için erken gitmeliydim.

Tam da “Acaba yeterince erken çıktım mı, embriyolar hangi gelişim safhasına gelmişlerdir acebağğ?” diye düşünürken, bir kavşakta caaart diye önüme bir araba fırladı. Arabaya çarpmak üzere olduğuma inanamayarak frene abandım, emniyet kemeri beni tuttu, hava yastığı açılmadı, yanımdaki şeritten giden adamla birlikte çççaaaattt diye bu önümüzde ansızın peyda olmuş arabaya vurduk. Çok garip bir histi.

Anında arabadan dışarı fırlayıp kazaya sebep olan kadına -kendimden hiç beklemediğim bir şekilde- bağırmaya başladım:

What the fuck are you doing, goddam it? What the fuck do you think you are doing? This can’t be happening! Fuck, fuck, this can-not be ha-ppen-ing. (İzninizle bu kısımları çevirmiyorum :)

Yan şeritten gelen ve benden yavaş gittiği için kadına sadece hafifçe dokunduran, bu sebeple arabası bir iki çizik dışında zarar görmeyen adam benim bu delişmen halimi görünce:

Calm down lady!, dedi. (Sakin olun bağyan).

Ben bunu duyunca:

“I am NOT gonna calm down, you calm down! I have a very important exam, and look at my car, goddamit!” diye iyice delirdim. (Sakin filan olmicam allahın belası, sen sakin ol - adam zaten sakin :) eheh -, çok önemli bir sınavım var ve arabamın haline bak).

Kazaya sebep olan zenci kadın, şoklu ve sümsük bir surat ifadesi ile “I’m sorry” deyip duruyordu.

Birkaç dakika şok ile ağlayıp zırladım ve resmen tepindim. Kadını öldüresim geldi. Sonra sakinleşip “neyse lan hayattayım, sağlamım” demeye başladım. Ama bu arada arabadaki hasar nolucak diye içim içimi kemiriyor, kazaya sebep olan sürücünün zenci olması, kullandığı arabanın pahalı bir araba olmayışı yüzünden “ya şimdi bu hatunun sigortası da yoktur, bizim masraflar da patlar bize, nası ödicez uleyynn ühühühü, kahretsin” gibi cümleler kafamda yankılanıyordu.

Şimdi bir insanın neredeyse ÖSS değeri taşıyan bir sınava giderken, hiç suçu olmadığı halde kaza yapıp arabası en çok zarar gören kişi olması, hadi, bir şeydir, olabilir.

Ama, bu insana kazayı yaptıran allahın belası sürücünün, eyaletin zorunlu tuttuğu araba sigortasını yaptırmamış ve kanunsuz bir şekilde araba kullanmakta olan, orta halli dahi görünmeyen bir zenci olması, başka bir şeydir (”gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?”). Normalde başkaları kaza yapınca onların sigorta şirketlerinden 4bin 5bin dolarlar alıp o parayla da başka bir 2. el araba alabildiklerini, eğer hatalı iseniz karşı tarafın masraflarını ödeyecek sigortayı yaptırmanın burada kanuni yükümlülük olduğunu ve nedense bizim gibi öğrenci milletine gelince çok sıkı denetlendiğini, ama - genellikle - zenci abi ablaların bu konuyu sallamadıklarını bilmenizi isterim. Yani bu durum birinci çinko bile yapamamak değil de nedir ha nedir? Hayatın tombala kazığı değil midir bu? Oynamıyorum, istemiyorum offf.

dsc_8324_k.jpg

Polisler geldi, rapor tuttular. O sırada karının erkek arkadaşı geldi. Adam “merak etmeyin hasarınızı ödicez” deyip gülümserken bazı dişlerinin altın kaplama olduğunu farkettim.

Buraya da yazıyorum my bradır, ödemezseniz gelip o altın dişlerini tek tek sökücem yo!

Not 1: Ha bu arada, kazanın verdiği “her şey boş, yaşıyorum hayattayım” psikolojisi ile sunumu gayet sakince yapıp, soruları keyifle cevapladım. Herkesin çok zor bir adam olarak bildiği, ödünün koptuğu bir hoca sunumdan sonra gelip bana sarıldı ve tebrik etti :)

Not 2: Kazadan 15 dakika sonra, kadına ettiğim küfürlerden suçluluk duymaya başlamıştım bile, gidip “sana çok kaba davrandım, şoka girmiştim” deyip özür diledim. Manyak mıyım bilmiyorum.

Not 3: New Orleans’taki zencilerin araba sigortasız dolaşmaları istatistiki bir durumdur, ve kaza yapan herhangi birinin karşısındaki zenciye bakıp “mahvoldum” tepkisi vermesi ırkçılıktan değil, somut gerçeklerden kaynaklanmaktadır.

16 Ocak 2008 itibariyle eklenen not: Efendim, kendilerinden “allahın belası” filan diye bahsettiğim bu kızcağız (kazaya sebep olan) çok dürüst bir insan çıktı. Kazadan sonra ekstradan işlere girip ne yaptı etti bizim arabayı tamir ettirdi. Şimdi eskisinden daha yeni görünüyor araba (masrafı 2800 dolarcık idi). Gerçi bize hala bi 800 dolar borcu kaldı kızın ama çok iyi bir insanmış, ödeyecek biliyoruz.

Yorumlar (17)

Kadınlar neden uzayan gölgelere takar, ve güneş onlar için neden batmaktadır?

kadin.jpg

Geçenlerde yan taraftaki profil yazısı için ayrılmış gibi görünen bölüme bir Çin atasözü yazdım. Şöyle diyordu:

“Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orda güneş batıyor demektir.”

Bu söz bana çok anlamlı gelmişti, çünkü aklımda hemen hocamın karısı küçük insan Uyen’in, haketmediği halde büyüyen gölgesi canlanmış, ve labımızda güneşin battığı, heryeri karanlıkların bastığı düşüncesi ile içim yine sıkılmıştı. Kendimce bir rahatlama aracı olarak, hemen blogumun bir köşesine yapıştırayım, kendimin ne kadar büyük, onun ise ne kadar küçük olduğunu düşünüp popomu dinlendirmeye çalışayım dedim.

Fakat, neyse ki Meren gibi bir insan ile evliyim. Bugün blogumdaki bu küçük ve anlamsız değişikliği farkeden Meren, son yazının altına şöyle bir yorum girmiş:

“Efenim profilinizin oralara bir yerlere “Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orda güneş batıyor demektir.” yazmışsınız. Orada güneş doğuyor da olabilir. Çinlilere muhalefet gibi algılanmasın ama şöyle olsa daha bir anlamlı olurmuş: “bir yerde küçük insanların gölgeleri filan ile ilgilenenler varsa orada birilerinin canı boşuna sıkılacak demektir”. Bunu da “meren demiş” diye kullanabilirsiniz. Ehem.”

İşte kadınlar ve erkekler arasındaki farkı nefiz bir şekilde özetleyen bir durum.

Lise ve üniversite yıllarımın büyük bölümünü, kadınlara ve erkeklere bakıp, neden daha az kadın müzisyen, bilim insanı, yazar, bilgisayar mühendisi vs vs olduğunu sorgulayıp, bu durumu ümitle “kadınlara yüzyıllardır eşit şartlar sağlanmıyor” diye cevaplayarak geçirdim. Bunları düşünürken bir yandan kendimi de -belki de gereğinden fazla- sorgulayıp gözlemliyordum. Bence insan, diğer insanlara ve hayata dair bir şeyleri anlayabilmeyi gerçekten istiyorsa önce kendi içine bakmayı öğrenmek zorunda, çünkü ancak kendimize bakarak bir takım insan davranışlarının ardında yatan sebepleri çözebilme ihtimaline sahibiz. Sonuçta, insan kendisi bir davranışı sergilerken, taa içinde onu niye yaptığına dair -teoride- her türlü geçmişte yaşanmışlık, algıda seçicik, kişisel kompleks ve korkular vs vs gibi bilgilere -yani yapbozun bütün parçalarına- sahip.

Fakat “kendine bakmak” her ne kadar pek öyle zor, rahatsız edici bir işmiş gibi duyulmasa da, insanın yapacağı en zor şeylerden biri bence. Kendime çok fazla baktığım zaman hem kendime hem insanlara olan sevgimi ziyadesiyle yitiriyorum. Ve “iyileşmem” zaman alıyor. İlk kendime bakışımı hatırlarım, korkuyla çığlığı basmıştım. Söylediğim saçma sapan sözlerin, ne bileyim etkilemek isteyeceğim birini gördüğümde içine girdiğim acıklı davranışların, vesairelerimin temelinde yatan zavallıklarımın saklandığı bölmenin kapısını açınca ölmek istedim. “Kendime bakış, kendime gerçekten dürüst oluş” zaman zaman daha yoğun bir şekilde yaptığım bir şey oluyor, ve o dönemlerim çok ağlamalı, çok acılı geçiyor. Neyse ki artık bu süreci anlayan ve dayanabilen bir Meren’e sahibim, çok güzel.

Her neyse, bir kadın olarak da kendime baktım ben haliyle. Ve şunu anladım: kadınlara dair stereotipilerden (yani tipik davranış/düşünüş biçimlerinden) ne kadar çabuk kurtarabilirsem kendimi, bu hayatta o kadar başarılı olabilirim. Aynı durum erkekler için de geçerli, yani tipik erkek davranışlarından sıyrılmaları gerekiyor, ama bana kalırsa erkeklerde öntanımlı olarak bulunan bazı özellikler, onları kadınlara nazaran hayatta daha başarılı yapıyor. Bir şekilde sakin, soğukkanlı, korkusuz olmaya daha yatkınlar sanki. Bu özelliklerin -malesef- evrimsel olduğunu düşünüyorum. Malesef diyorum çünkü “evrimsel”i insanın bünyesinden koparıp atması, “toplumsal”ı atmaktan  “bence” daha zor. Öntanımlı olarak stresli, çabuk paniğe kapılan, ürkek kadınların bunları bünyeden koparıp atmaları zorlu bir süreç.

Bu sebeple, artık eskisi gibi umutla “kadınlara eşit haklar verilmiyor ki başarılı olsunlar” diyemiyorum. Bence kadınlarda öntanımlı olarak bulunan habis özellikler var, bence onları ciddi başarılara sahip olabilmekten alıkoyan, eşitsizlikten çok bu özellikler. Yani tamam yüzyıllarca kadınlar ezildiler de, dünya üzerinde yaşamış bunca kadının içinden bir tanesi de çıkıp neden zekice bir plan yapmadı da erkek egemencilere ağzının payını vermedi (ya da ancak yeni yeni veriyor?).

Habis kadın öntanımlarından biri de, yukarıdaki Düygü-Meren örneğinden görülebileceği üzere, kadınların kafaya saçma sapan şeyleri, özellikle de başka kadınları/insanları takmaları. Ve bunun kendilerini yiyip bitimesine izin vermeleri. (Bence kadınlar işte yüzyıllardır bunu yapıyorlar kendilerine). Ben utanarak itiraf ediyorum ki, kafam günün 10 saati hocamın karısı ile meşgul. O zavallı beynimi ilime irfana yorabilirdim, ya da karıyı karşıma alıp düşündüklerimi, sonunda ne olacağından korkmadan, patır patır söyleyebilirdim ama ben ne yapıyorum, küçük insanların büyüyüp küçülen gölgeleri ile uğraşıyorum. Gece gündüz bunun siniri ve gerginliği ile yaşıyorum. Üstelik, kadın kişiye aklı başında bir er kişi tarafından kafaya taktığı bu şeyin anlamsızlığı defalarca açıklansa, ve hatta kadın tarafından bu durum kendiliğinden anlaşılsa dahi, kadın yine de kafaya takmayı beceriyor. Yok gölgeymiş, güneşmiş derken, güneşin batmak yerine doğduğu bir senaryoyu görmeyi kendisi için imkansız hale getiriyor. Yani etrafıma bir bakıyorum da, en son ne zaman “hararetle teknik bir tartışmaya girmiş bir grup kadın gördüm”? Sanırım hiçbir zaman görmedim böyle bir şeyi. Gören varsa söylesin. Kadınlar hep başkalarını konuşuyor.

Kadınların tipik başka özellikleri de var tabi, mesela temizlik yapmak gerektiğine ilişkin derin inanç, gelişmiş iğrenme güdüsü, kafasını bir şeye yormaya üşenme, ayrıntıcı olmama, ilgi bekleme ve ilgi göremeyince karakter atma, gelişmiş kıskançlık… Gelişmiş ürkeklik ve korku, mesela çok evrimsel bir şey bu. Koruma ve korunma içgüdüsü. Sonuçta yavrulara bakmakla “evrimsel olarak yükümlülük” genleri damarlarımızda dolaşıyor. Bu yüzden ne bileyim manyakça sporlar yapan, dağlara tırmanan, tepelerden atlayan, motosiklete takla attıran, kaykayla merdiven inen kadın yok denecek kadar az. Normallik sınırlarının çizildiği yerlerin ötesinde çok az kadın var, çünkü sınırların ötesi tehlikeli ve riskli. Bu bir suç değil, tüü kaka değil. Fakat işte, eğer farklı birşeyler, iyi işler yapabilmek peşindeyse insan, tehlikeyi ve riski göze almak gerekiyor. Bu korkuyu kırmak kadınlar için erkeklere göre çok daha zor.

Liste uzar gider tabi…

Bunlar sadece, Düygü’nün içsel meaceralarından ve itiraflarından bir kupledir. Yukarıdaki genellemelerin dışında kalan kadınlar yok mudur? Elbette vardır, ve de bu yüzden o genellemelerin dışında kalmışlardır zaten :) (Burada bir mantık hatası olabilir sanırım ama üzerinde düşenmeye üşengeç bir kadınım. Mesela bu yazı da özensiz ve üzerinde yeterince düşünülmeyerek yazılmış, ayrıntılar için yeterince vakit harcanmamış bir yazı. Bu açıklamalar da, kendisi hakkında ne düşünüleceğini hesaplayıp tahmin edebildiğini sanan korkak bir kadının açıklamaları.) Falan filan.

Yorumlar (8)

Yaşanmış ve yaşanmamış diyaloglar

med.jpg

- Dr. M: Kekova’da 3 kişi bir gün için tekne kiraladık. Bizi çok güzel yerlere götürdü. Daha önce hiç Kekova’ya gittin mi?
- D:
Hayır.
- Dr. M: Gün ortasında bir yerde durduğumuzda balon gibi paçaları olan pantalonlardan giymiş köylü kadınlar….
- D: Eheh, şalvar.
- Dr. M: ….hamur açıyorlardı. Emel’le oralara yerleşsek diye düşündük.
- D: Bazen biz de Meren’le Artvin’in yaylalarına kaçıp sade ve her şeyden uzakta yaşamanın ne kadar güzel olabileceğini düşünüyoruz.
- Dr. M: (Gözlerini iri iri açarak). Ama insan 20li yaşlarında düşünmez ki canım böyle şeyler! Sen daha Nobel ödülü alacaksın.
- D: Nobel ödülü alabileceğimi sanmıyorum, ama bu beni hiç rahatsız etmiyor.

Orjinali İngilizce gerçekleşen bu konuşmayı yaptığım, (pek sevdiğim tatlı) hocam Dr. M., -sen 60lı yaşlarının sonlarındasındır herhalde-, benim dışım 26 ama içim olmuş 60, tamam abartmayayım 40 olsun. Sen bir bilsen… Ben hafta sonu hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya gittiğimde oradaki personel şefi olan, uzun tel tel beyaz saçlı, Nejat Yavaşoğulları’ndan gürbüzce, yuvarlak gözlüklü, sakin, çok ince espriler yapan, kültür ve bilgi yumağı olduğu her halinden anlaşılan, muhtemelen kendisi de en azından 50lilerinin sonuna yaklaşmış Rick Amca’ya bakıp bakıp “şöyle adamlar bizim arkadaşımız olsalar, akşamları yemek yesek sohbet etsek, hafta sonu pikniğe gitsek, birimizin evinde toplaşıp eski sinema klasiklerini izlesek” diye düşünürüm. Hayatın sinir bozucu görünmez kuralları yüzünden sen ya da Rick gibi adamlarla, benim gibi içi geçmiş gençlerin yolları bir türlü çakışmaz “arkadaşlık” hanlarında. İnsanların göründükleri bedene uygun arkadaş sahibi olmak zorunda bırakılmaları -Selim Işık gibi konuşacak olursam- insan hakları ihlali sayılmalı, ve ben en iyisi bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmalıyım. Şimdiye kadar yaşıtlarımdan edindiğim arkadaşlarımdan benim için mahkemede tanıklık edip “evet hep bir gariplik vardı bunda, ortama zor uyum sağlardı” diyecekler bulmakta zorlanmayacağım -bunları aklıma hep Selim Işık sokuyor-. Sonra akrabalardan da “evet küçükken de bilgiç bilgiç konuşurdu, büyümüş de küçülmüş der, şaşırırdık” diye tanıklık etmek isteyenler çıkacaktır -akrabalar kendilerini işin içinde hissetmeyi severler-. Yanlış anlaşılmaması için, mahkeme kararına özel bir madde düşülmesini, ve kimseye bir üstünlük taslama niyetim olmadığını, sadece ben ve benim gibi içi geçmiş gençlerin kendilerini daha rahat hissedebilmeleri, daha iyi iletişim kurabilmeleri için haklı bir savaş verdiğimin belirtilmesini talep edeceğim. Kimin “benim gibi içi geçmiş genç” olduğuna karar verecek tek yetkili organın benim beynim olduğunu da ekleteceğim kararnameye. Türkiye Cumhuriyeti ya da başka hiçbir ülkeden şimdiye kadar gördüğüm ruhsal zararlar için tazminat filan almayacağım. Davamın tanınmasını istiyorum o kadar. Sonra Meren’le gidip Artvin’de kendi tavuklarımı, domateslerimi yetiştireceğim. Doğa fotoğrafları çekeceğim, akşamları Internet’e bağlanacağım (eh o kadar olur, House ve Lost’un yeni sezonları geliyor daha).

- D: Cuma günü Dr. McC ile gideceğimiz öğle yemeğinin amacı ne merak ettim, onu sormaya gelmiştim aslında. (Sadece bölümün doktora öğrencileri, fakülte dekanı ve bölüm başkanı olan Dr. McC ve öğrenci danışmanı Dr. M ile öğle yemeğine davet edilmişlerdir.)
- Dr. M: Ne oldu bir problem mi var?
- D: Yo hayır, merak ettim özel bir durum mu var diye.
- Dr. M: Hayır, anladığım kadarıyla Dr. McC sizlerle birebir bağlantıda olduğunu, bir ihtiyacını sorununuz varsa yanınızda olduğunu göstermek için böyle bir nezakette bulundu.
- D: Anlıyorum.

Hayır, anlamıyorum. Başkalarının -diğer öğrencilerin- yanında hiçbir zaman telaffuz edemeyeceğimiz esas ve önemli problemleri duymamak için mi öğle yemeği yiyor bizimle. Hiçbir zaman değerlendiremeyeceğimizi bildiği bir fırsatı mı sunuyor bize? Çin yemeklerinin açık büfe yenildiği o restoranda, tepeleme doldurduğumuz tabaklarımızdan çubuklara makarna dolayıp teriyaki soslu tavukları yerken bize sorulacak:

“Her şey yolunda mı çocuklar”

“Ah her şey mükemmel, hocamızın karısı gerizekalının teki (kendisiyle aynı labda çalışmaktayızdır), bize yanlış bilgiler veriyor ve hatasını kabul etmiyor ve ben onun saçını başını yolmak istiyorum. Hocamız normalde çok akıllı ve harika bir bilim insanı, ama böyle durumlarda karısını kolluyor. Böyle akıllı adamlara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi biraz daha akıl versin, öyle karılarla evlenmesinler istiyoruz, pls, tşk.”

Çinlilerin bizim sigara böreğine benzeyen “eggroll”larından bir ısırık almak için uzandığımda tekrar sorulacak:

“Bilimsel çalışmalar, projeler de güzel güzel ilerliyor değil mi?”

“Ah kesinlikle. Boston’da gitmek istediğim bir kurs var ama hocam beni asla göndermeyecek, çünkü karısını başka bir eğitime gönderiyor. Ben de bilimsel başarılarım için Nobel Tıp Ödülü alamayacağım, ama Meren, Nobel Barış Ödülü’ne -koşullar göz önünde bulundurulunca, laboratuvar ortamında kurbağa dışında hiçbir canlıya zarar vermediğim için- layık görülebileceğimi söylüyor. İnşallah tamamına erdireceğiz kazasız belasız amin.”

“Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?”

“Kutbay sırıttı: “Anlamsız, ereksiz kaynaşmış bir kütleyiz.””

Yorumlar (4)

Şinirsel

2deli.jpg
New Orleans’ta kasırganın yaz mevsimi nemi ile yapış yapış

ama duş bile almak istemezken,

ve hatta yerimden kalkıp demlenmiş Türkiyeli çayı bardağıma koymaya üşenirken,

ve onca iş varken, ama onları yapmamak için sanal alemin dükkanlarını dolaşırken,

oralarda kolyeleri satsam, resim çerçevelerimi satsam, sanatsal çalışmalarımı görseler, beni keşfetseler,

zengin olsam - çok değil, sadece şeye sahip olabilecek kadar zengin, şeye… ona örnek düşünmeye bile üşenirken,

canım o kadar bişey istemezken, çikolata bile istemezken,

Firefox’ta açık makale sekmelerine, masada sağ tarafta duran “to do” listesine bakıp aslında yapmam gerekenleri yapmamak için ne saçma şeylerle saatlerden üç tanedir vakit harcıyor olduğumu düşünüp daha bi sıkılırken,

1deli.jpg

ve şimdilik onu hiçbir zaman doğurmamaya karar vermiş olduğum erkekse Meren’e benzeyen, kızsa sevimli bir anime karakteri gibi olacak çocuğuma onu neden doğurmadığımı açıklayan bir mektup yazmak isterken, kafamdan yazabilirken ama kelimelere dökemezken,

ona insanların egolarıyla şişip sonunda patlayan balonlar olduklarını, ama bunların - her nasıl oluyorsa - kimilerinin hiç patlamadıklarını, öyle ortalıkta, uçan bir balon gibi dolaştıklarını ve sırf senden benden daha şişkin oldukları için kendilerini bir şey sandıklarını, dünyada bunlardan o kadar çok olduğunu ki, gökyüzünün neredeyse artık bu balonlar yüzünden görünmez hale geldiğini, ve biz küçük balonların aşağıda karanlıkta günışıksız kaldığımızı anlatırsam,

ona “normal”ler arasında yapayalnız hissetmemek için onlar gibi olmak, anlamsız günlük konuşmalardan keyif aldığına kendini inandırmak, ayakkabı alışverişine önem vermek, kendin korkunç bir espri yapınca kahkaha ile gülmek, başkası iğrenç bir espri yapınca ona da kahkaha ile gülmek, bir şeyi bilmesen de her zaman biliyormuş gibi davranmak gerektiğini, ya da “normal”lerin “anormal” dediği biri olup her gün daha yapayalnız, yalyalyalnız, nıznıznız, sevdiklerin arasında, ve sevdiklerine bile kafandakileri anlatamadığın bir kabız olmayı seçebileceğini anlatırsam,

ve fekarrrt, hala bütün bunlara değip değmediğini benim de bilmediğimi, hangisini seçmek gerektiğini çözemediğimi, benim aslında hiçbir şey bilmediğimi, çünkü hayatın mutlak bir ya da birkaç doğrularının henüz bilim insanları tarafından keşfedilemediğini, bunun benim kısacık insancık yıllarım süresince keşfinin mümkün olmadığını, bu sebeple onu doğuramadan öleceğimi, zira bunları bilmeden onu doğurma riskini göze alamayacağımı söylesem ona.

o zaman beni anlar ve bana küsmez miydi diye düşünürken…

sonra aklım “fasülyenin neden bir türlü pişmediğine, ya da insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğuna” takılırken… Bu cümleyi aslında sırf Nazım Hikmet’i seviyorum, onu bilen biri okur da benim ne kadar ince biri olduğumu düşünür diye kurmuşken.
Pandoranın kutusundan dökülen sevmediğim müziklere bile “git!kış!” diyemezken… O kadar üşenmişken, “üşenmeye üşenmişken”.

bir anda “Google’a sorsam yanıtlarmış” gibi bir hisse kapılıyorum. bana ne yapmam gerektiğini söyleyecek, sadece doğru soruyu bulmalıyım. o küçük kutucuğa yazmalıyım, o bana en yükseğinden, en kralından sayfaları gösterir, o sayfalarda benim sorumun cevabı olur. ama soruyu bilbulamıyorum.

Sonra, oturup yüzlerce kırmıcı kalem çiziğiyle düzeltilecek ve hiçbir zaman karşılığında bana bilim yapayım, aklımdaki hakiki bilimsel sorunsalların aslı nedir bakayım diye para verilmeyecek olan o “grant proposal”ı -yani bir hastalığa çare bulacağını iddia ederek bilimsel fon koparma raporunu- yazmam gerektiğini bilirken, yani soru da cevap da ortadayken, boş bir Google sayfasından boş bir blog sayfasına, boş düşüncelerimi doldururken… Uyumuşum.

3deli.jpg

SONRADAN EKLENEN 1: Bu kız Lain diye bi anime ablası. Ben de daha o animeyi izlemedim. Sadece dış görünüşüne önem verdim. Onu kullandım.

SONRADAN EKLENEN 2: Burada sözü edilen hayali çocuk, gerçekten sadece hayalden ibaret olup, bilincinde olduğum evrimsel bir annelik dürtüsü ile değil (bilincinde olmadığım bir dürtü varsa haliyle bilemiyorum), edebiyat yapma ve ilginç olma kaygısı ile yazılmıştır. Zaten doktora yapmayı ve aynı anda çocuk sahibi olmayı başarabilen insanlar varsa onlar Çinli’lerdir. Bu yazının altında hiçbir bebek gizli değildir. Yazılanların annelik içgüdüsü ile değil, insanların ne kadar gıcık, fasülyenin ne kadar pişmediği şeklinde algılanmasıdır yazarın temennisi. Fakat işte kendisi bu mesajı dahi asıl metinde adam gibi veremeyerek, buraya böyle uzun bir açıklama koymak durumunda kalmıştır, ne yapsın. Yalnızlık böyle birşey midir Cevat Abi? Evet. Kapatıcam bu blogu galiba ben yakında.

Yorumlar (31)

Baklavayı uçurtma, mangala havaifişek saplanır, sonra hayvanat bahçesinde hastalık kaparsın, House bile kurtaramaz. Di mi Cevat Abi? Evet.

dsc_6365_k.jpg

Aslında yazmak istediğim bir sürü şey var. İç karatıcı şeyler. İçinde “Hayatın anlamı ne ulan söylesin biri artık!” gibi isyankar cümlelerin dizi dizi dizileceği şeyler. Ama kafamı toparlayıp yazamıyorum bir türlü (hadi yine yırttınız). O yüzden kaymak gibi bir hayatı, hiç endişesiz günleri olan süper siportif bir Düygü’ymüşüm gibi davranmaya devam edip, felsefi dünyamı daha sonra kaleme almaya karar veriyor ve sizleri son gelişmelerle başbaşa bırakıyorum:

- Türkiye’ye gittim geldim. Çoğunlukla Burdur’da aile yanındaydım. (Görmek istediğim bir sürü insandınız, çoğunuzu göremedim. Bu bakımdan hakikaten çok üzgünüm). Bu maceramızda çocuklarla iyi anlaşabildiğimizi, ve bir anda çeşit çeşit oyun uydurabilmek gibi bir beceriye sahip olduğumuzu gördük. Ece’yle oynadığımız “lego ve oyuncak hayvanlarla Hayvanat Bahçesi yapmacılık” en zevklisiydi. Fakat kesinlikle çocuk sahibi olmak istemiyoruz (bunun tamamen felsefi dünyamızın karanlık olmasıyla ve hayatın bir anlamı olmamasıyla ilgisi var, zira hayatımdaki en tatlı şeylerden ikisinin ismi Ece ve Kaan).

dsc_6576_k.jpg

dsc_6960_k.jpg

dsc_6967_k.jpg

dsc_6982_k.jpg

dsc_7031_k.jpg

- Annanem bana su böreği, komşusu Ayla Abla da baklava yapmayı öğretti. Bu iki usta insandan öğrendiklerimi henüz hayata geçirme fırsatı bulamadım. Öncelikle bir oklava sahibi olmam gerekiyor.

- Boğaç Abi Amerikanya’dan değişik uçurtmalar ısmarlamıştı, ben de Türkiye’ye götürmüştüm. Çok eğlenceliymiş meğer. Power kite denilen, iki tutamaçlı paraşütümsü uçurtma en zevklisiydi. Güçlü bir rüzgarla insanı alıp birkaç metre öteye uçurabiliyordu, yani o aşamada siz mi uçurtmayı uçuruyorsunuz uçurtma mı sizi, biraz bulanık. Ama her şekilde bir şeyin bir şeyi “uçurtma”sı eylemi gerçekleşiyor. Bir de küçük arabası/bisikleti var, ona binip uçurtmaya dolan rüzgarla sürmek mithiş eğlenceli. Üstüne bu işi Gadın Burdur’umuzun gölünün manzarası eşliğinde yapınca “dadından yinmez” oldu.

dsc_5036.JPG

dsc_5075.JPG

dsc_5098.JPG

dsc_5107.JPG

dsc_5109.JPG

- Fatili ve Pınar Hoca “öze dönüş” procesi başlatmışlar. Fatili bana renkli bir şalvar almış. Kendisi de Burdur’a yumurta topuk ayakkabıların arkasına basmış ve içine beyaz çorap giymiş olarak teşrif etti (Hastasıyız bee). Burdur’un eski pazarında onun için tahta takunya aradık. Bulamadık. Herkes duysun, tahta takunyaların nesli tükenmiş :(

New Orleans’tan gelişmeler ise şöyle:

-Meren geri döndü! University of New Orleans’ta Bilgisayar Bilimleri doktorasına başladı.

-4 Temmuz’da Amerika’nın bağımsızlık bayramını kutladık :P . Craig ve Paia’nın zenci mahallesindeki evine gittik, İranlı-Kanadalı Sam ve Çinli kız arkadaşı Quan da vardı (Çuan gibi okunuyor). Mangal yaptık, zencilerle sohbet ettik. Beyazların sinir bozucu derecede düzenli, mesafeli, yapmacık kibar ortamlarından ve “birisi bizi öldürür” diye hiç dolaşmadıkları bomboş sokaklarından çok başka bir atmosfer vardı. İnsanlar geçerken yiyecek istiyorlar, yanlarındaki içkileri bırakıp gidiyorlardı. Bu arada sokağın karşı tarafındaki ev birileri tarafından kerhaneye çevrilmiş. Çok acayip insanlar gelip gidiyordu. Bu insanlardan biri gelip uzun süre benimle sohbet etti. Adının sonradan Jazzy olduğunu öğrendiğim bu abla/abimizin kadın mı erkek mi olduğunu kimse henüz çözememiş. Günün sonunda Mississippi nehri kenarında uzun süren havaifişek gösterileri oluyor. Gittik izledik nitekim. (Annem de gelse de görse keşke) :)

dsc_7120.JPG

dsc_7122.JPG

dsc_7138.JPG

dsc_7148.JPG

dsc_7149.JPG

dsc_7212.JPG

-Buradaki hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya başladım (ayrıntıları ayrı bir yazı olarak gireceğim efenim, başlı başına bir olay).

-Labımız ilk makalesini yayınladı bağlantısı şurada. İçinde benim yaptığım deneyler de olduğundan yazarlar arasındayım. Fakat abartılacak bir şey yok. Bilimsel makalelerdeki en “cool” insanlar ilk ve sondaki yazarlardır. İlk yazar deneylerin çoğunu yapmış, projeye entelektüel katkıda bulunmuş, kafa yormuş kişidir -genellikle doktora öğrencisi ya da “post-doc” olur bu insan. -Bizde durum biraz farklı oldu ama lab içi saçmalıklara hiç girmeyeyim şimdi-. Sondaki de projeyi düşünen, yürüten hocamızdır, yarı-tanrıdır, bilimsel otoritedir. Ortadakilerin ufak tefek katkısı olmuştur. Kendi makalem bile değil yani. Buraya da sırf hava olsun diye yazıyorum. Maksat güçlü kudretli bir insan olduğum görüntüsünü pekiştirmek. Bilim insanlığı yolunda attığım bu küçük adımı büyütmek, bir marifetmiş gibi şeyetmek.

fot_04.jpg

-House MD, diye bir dizi var. Milyorda bir rastlanan hastalıklara yakalanan insanlara teşhis koyan Gregory House amca ve ekibini konu alan harika bir dizi. Fakat hayatın anlamsızlığıyla ilgili hislerimi perçinliyor. Neyse ondan bahsetmicektim. Efendim benim paranoyak bünyem bu diziyi izledikten sonra “ya bende hötötiditis kandibitis” varsa diye heyheylenmeye başladı. Bizim evimiz biraz rutubet sahibi. İlk başlarda rutubetlerle havalanan küflerin ciğerlerime yapışıp beni hasta ediyor olduğundan korkuyordum, sonra naftalin zehirlenmesi olduğumu düşündüm. En sonunda diziyi izlemeyi bıraktım :) O değil de bir ara dizide New Orleans’tan 3. dünya ülkesi diye bahsettiler. Bir de “Behçet Hastalığı”nın İngilizce’si de gerçekten Behcet’s Disease imiş. (Beşet diye telaffuz ediyorlar).

Son olarak, aklım bu aralar, ABD Başkanı Bush’un aşağıdaki sözü neden söylemiş olabileceğine takılmış durumda:

“I know that human being and fish can coexist peacefully.”

(“Biliyorum ki insanoğlu ve balıklar bir arada barış içerisinde var olabilirler.”)

Belki de hayatın anlamı bu sözlerde gizlidir.

Yakında hayvanat bahçesi gelişmeleri ile karşınızda olacağım.

(NOT: Uçurtma fotolarına kadar bana, o noktadan sonra Mösyö Meren’e ait, House da Gugıl’dan haliyle)

Yorumlar (10)

Sipor ve mizük

Meren’in yokluğunda kendimi yüzonaltıbin etkinliğe vermiş bir insan olarak, bugün burada sizler ile bunların bir kısmını paylaşmak için toplanmış bulunuyorum. (“Toplandım” çünkü bir süredir o etkinlikler arasında hocama, bilim dünyasına ve kendime kafayı takmış yine bunalımsal hisler içine girmiştim, top(ar)landım – sayılır. :)

Öncelikle, spor yapmaya devam ediyorum. (Burada bir alkış kopuyor, okuyanlar gözlerine inanamıyor!). Hani bazen insan pizza olsun, pasta-börek olsun, bira olsun, böyle gıdaları gereğinden fazla tüketmeye verir kendini; hani sonra aynaya bakar da sabah sinir olur bıngıl bıngıl göbeğe; hani sanki o an yere yatıp sekizyüz tane mekik çekse göbek yok olacak sanır; hemen gaza gelir sekizyüz mekik çeker hani; hani sonra ertesi gün onca mekik yüzünden oradaki kaslar artık insan kası olmaktan çıkmıştır da hani vicudun en ufak bir hareketinde sızım sızım sızlar, ve bir spor yapma girişimi daha burada Erol Evgin şarkıları eşliğinde sona erer ya sayın seyirciler… İşte bana bu sefer öyle olmadı…

Bu sefer, ciddi bir fark görme beklentisi olmadan, göbeğim ile -bir nebze- barışık, asıl derdim sağlıklı yaşam ve havuç suyu olarak başladım işe. Amacım “spor yapma” mefhumunu yaşamımın bir parçası haline getirmek, alışkanlık edinmek, iki gün sonra daha göbek erimedi diye mutsuz olup yılmamaktı. “Sağlıklı yaşam”a ek olarak başka bir amacı daha vardı bu sportif olma isteğinin (belki de asıl amacıydı bilinçaltımın): Ben, periyodik aralıklarla “Amerika kıtasını bisikletle baştan başa geçsem, Türkiye’yi yürüyerek dolaşsam, her şeyi bıraksam timsah avcısı olsam” gibi, her normal genç kızımızın kapıldığı cinsten hayallere kapılıyorum evde kanaviçe işlerken. Fakat bir anda sanki kanaviçe iğnesini kendime batırıvermişim gibi uyanıyorum o hayallerden, çünkü kafamda ukela içsesim bana “bre densiz, iki adım koşunca nefessiz kalan, bitap düşen şu zavallı bünye ile bunların hayalini bile kurmasan diyorum” diye artislik yapıyor.

İşte içsesimin bu artisliğine artık katlanamadığım ve “manyak dağ bayır biyologu” olma hayallerimin tavan yaptığı anlardan birinde kendimi Internet’e atıp Google’a sorduğum “efenim evde bir ayrobik olsun, bir dambel ile kas geliştirme olsun bunları nasıl yapabilirim” sorusunun cevabını hemen aldım: SPARK PEOPLE - mihteşem bir web sitesi.

spark.JPG

Hemen bu sitenin tam anlamıyla sağlıklı yaşam delisi Amerikalı’lar için olduğunu söyleyeyim, alternatif bir şey beklemeyin (fonda Dream Theater filan çalmıyor). Siteye ücretsiz üye oluyorsunuz, ne kadar spor yapmak istediğiniz (ya da kilo vermek istediğiniz), hangi günler spor yapmak istediğiniz vs vs gibi bir takım bilgileri giriyorsunuz. Haftalık program yapıyor size. Evde yapılabilecek üst-alt vücut geliştirme, ayrobikimsi hareketleri nasıl yapacağınızı tarif ediyor görsel ve yazılı olarak. Her gün girip “bugün şu kadar bisiklete bindim, bu kadar kas yaptım” diye işaretleyebiliyorsunuz, ve bunlar size puan kazandırıyor. Puanlar sonunda bir işe yaramıyor ama kendi kendimi gaza getirme açısından benim işime gayet de yaradı :) (Hırslı, yarışçı ruhlu, represantabl, iğrenç bir insanım evet).

Artık evde gün aşırı dambel çalışıyorum, ayrıca haftada en az bir gün okula bisikletle gidiyorum. Kendimi çelimsiz hissetmemenin nefis bir şey olmasının yanında (evet hemen havaya girdim), ruh sağlığım açısından da bünyede devrim yarattı bu durum. Genel bir “olumluluk ve sakinlik” havasına ek olarak (artık benim gibi bir stres küpü için ne kadar olabilirse), diyelim ruhum depreşecek mi oldu, hemen alıyorum elime dambelleri, “acı yok Raki” diyip Jazz dinleyerek bir nevi entel-spor-terapi sentezi “hepıning” çalışması oluyorum, abzürdün kendisi oluyorum.

saat_kucuk.jpg

Yukarıdaki paragrafın son cümlesinde Jazz demişken, konuyu hemen oraya bağlamak isterim ey pek bir değerli okuyucu. Hayatıma lezzet katan bir diğer gelişme de WWOZ isimli yerel bir radyoyu keşfetmiş, hemen hemen aynı dönemde de kendime bir radyolu çalar saat almış olmamdır. Radyolu çalar saat, filmlerden hatırlayacağımız gibi, sabah “diiiit diiiit diiit” sesi yerine bizi “guuuuud mornin Viyetnaaamm” şeklinde, ayarladığımız radyo istasyonunu çalarak uyandıran güzide bir aletimiz. Ben de madem Amerika’dayım, bulunduğum ülkenin adetlerine uygun davranayım, kaynaşayım düşüncesi ile bir tane edinmiştim bu aletlerden. Spor yapmaya başlamadan önce sabahları uyanmakta zorluk çekiyordum, bu yüzden radyoyu en sevmediğim, en gıcık olduğum kanala ayarlamıştım ki sabah misal Biritni Sipiyırs çalmaya başlayınca dayanamayayım, yataktan çıkıp kapatayım. Fakat tahmin edersiniz ki, bu beni olduğumdan daha gıcık, daha asabi bir insan haline getirmişti (ayrıca saati duvara atıp kırma tehlikesini de içinde barındırmıyor değildi). İşte o sıralarda WWOZ yani “dabılyudabılyu o zi”yi keşfettim. Bu istasyon New Orleans’ın “community radio”su (yani halk radyosu diyelim), bağışlarla ayakta duruyor, genellikle Jazz çalıyor, programlarda kimi zaman canlı stüdyo performansları oluyor, hiç reklam yok, insana çok sıcak gelen dozunda bir amatörlük var ama gereği kadar da profesyonel, elbette ticati kaygı gütmediği için çok farklı müziklere yer veriyor, ayrıca dünyanın en acayip DJ’leri sanırım orada, lö lezizin de ötesinde, hayallerimizin radyosu yani. (Bu arada isterseniz Internet’ten dinleyebilirsiniz: www.wwoz.org. Özellikle “Problem Child” adlı programı sunan bir teyzemiz var ki, dünya üzerinde sanki az sonra uyuyakalacakmış gibi konuşan insanların da DJ’lik yapabileceklerine şahit olmak açısından bambaşka bir deneyim - ama hatun müthiş parçalar çalıyor). Sabahları 10 dakika filan Jazz denilen müziği yapan herkese teşekkür ederek çok keyifli uyanıyorum. Bu aralar hayatımdaki en güzel şeylerden biri bu sanırım.

wwoz.JPG

Son olarak, birisi WWOZ ikisi de Pandora.com sayesinde üç yeni müzisyen keşfinde bulundum. Keşif kronolojisine göre:

madeleine.jpg

İlki Madeleine Peyroux. Birgün, Leonard Cohen’in çok sevdiğim “Dance me to the end of love” parçasının hastalıklı bir yorumunu çaldılar radyoda. Bu ablamız, Billie Holiday tarzı ve tonunda söylüyor. Bağyan Jazz vokali dinlemekten hoşlanan ve Norah Jones’tan benim gibi baymış olanlara şiddetle tavsiye ederim. Bendeki albümün adı: Careless Love. Yime de yanında yat.

eldar.jpg

İkincisi Eldar Djangirov. Bana kalırsa söyleyecek söz yok, müthiş. Ama Internet’te “daha çok toy, yavaş olsun biraz” gibi yorumlar da okudum. Kendisi 20 yaşında bir Jazz piyanisti, Kırgızistan doğumlu. Bendeki “Eldar” albümünü sanırım 17 yaşındayken kaydetmiş. O albümde bir “Moanin’” yorumu yapmış, çevirip çevirip dinliyorum. (Albümde John Patitucci de var). Eldar da Esbjörn Svensson Trio sevenlerin hoşuna gider tahmin ediyorum (EST’den baymaya imkan yok, ama yanına bir de Eldar neden olmasın efem).

risingtied.jpg

Üçüncüsü de “hiphop dinlemek amacında” olmama uygun olarak keşfettiğim ve yine hasssstasssııı olduğum Fort Minor. Linkin Park üyelerinden Mark Shinoda’nın solo çalışmasıymış. Abimiz kendisinden o kadar yetenek fışkıran bir insan ki, müzikler yetmiyormuş gibi, albümlerin kapak tasarımından çizimlerine her bişeyini de kendisi yapmış, lezzet kaynağı (ben de ABD’de olmanın nimetlerinden yaralanıp yine ikinci el ucuza kapattım The Rising Tied albümünü, gelip gidip “albüm art”ını okşuyorum, ağzımdan salyalar saçarak “benimsin” diyorum).

İşte böyle. Yakında bilimsel gelişmelerle karşınızda olacağım.

Yorumlar (11)

Velospit* ile şer-bet çağrışımlar

saldırgan sera örgütle,kepaze döşsel ürüyekalır
çabuk pastörizasyoncağızsa mahvediveresice.**
bikes.jpg

Bisikletimi sürerken bir yandan dışımdan eski bir Bulutsuzluk Özlemi parçası söylüyordum… “Karanlık soğuk, alabildiğine geniş, ama şimdi ıssız…” Uzun zamandır dinlememiştim, en sevdiğim parçalarından biriydi. Sesli şarkı söylemek huyum yoktur normalde - korkunç sesimle insanları üzmek istemem. Bugünü özel yapan bir şey de yoktu. Sadece içimden gelmişti sanırım. Çevredeki büyük ve parlak iş merkezlerininin birinden az önce çıkmış olduğunu tahmin ettiğim elinde evrak çantası, bakımlı zenci bir kadının yanından öyle şarkı söyleyerek geçerken düşündüm “gören de beni mutlu ve sakin bir insan sanacak“. Bu ironi beni güldürdü. Bir an için kendimi öyle tasasız bir insanmışım gibi hissettim. Hemen geçti. Bisikletle eve dönüyordum, hava çok güzeldi, henüz kararmamıştı. Yollar da, vakit iş çıkışını biraz geçtiği için o kadar kalabalık değildi. Keyifliydi aslında. Ama malesef tasasız filan değildim.

bisik.jpg

Kendime vermiş olduğum sözü tutup (nadiren de olsa bunu yapıyorum evet) okula bisikletle gittiğim için kendimle gurur duyuyordum, ve bu bakımdan huzurluydum aslında. Bisikleti sürerken “şimdi hangi kaslarım çalışıyor acaba, ve belki o çalışan yerlerimde sportif bir insan olur muyum?” gibi ulvi meselelere de kafa yoruyordum, daha ne olsundu.

sobe.jpg

Sözünü ettiğim şarkılı türkülü dönüş yolu, elbette pek çok trafik ışıkları ile doluydu. Bunlardan bir tanesinde kırmızıya yakalandığımda, o gün ilk defa satın almış olduğum ve bisikletin suluk haznesine yerleştirdiğim “ginsengli, limonlu yeşil çay” şişesine uzanıp son kalan çayı da lıkır lıkır içiverdim. Sonra üstümdeki uzun kollu penyeyi çıkardım. (Vay be, terliyor olduğuma göre hakikaten spor yapıyor olmalıydım). Boş yeşil çay şişesine bakıp içimden yine “gören de beni hergün böyle sağlıklı yaşam manyağı sanacak” diye geçirdim.

Sürekli, birilerinin “dışarıdan” bana bakıp hakkımda ne düşündüklerini tahmin etme gibi bir hastalığın sahibiyim. (Kendime güvensiz olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek - ya da kadın genetiği). Çoğu zaman kendi yaptığım tahminlere inanıp onların bana verdiği sıkıntıyı, hayatın zaten beni es geçmeyip bana da bahşetmiş olduğu diğer sıkıntılara ekleyip daha da stresli bir insan olarak geçiriyorum günlerimi. Buna psikolojide “paranoya” deseler yeridir. Fakat ben aynı zamanda megaloman da olduğumdan, böyle tanımlar yerine kendimin “tanımsız durumlar” içinde olduğumu düşünmeyi yeğliyorum, galiba. Öte yandan, başkalarının benim hakkımda düşündüklerini tahmin edip sonra da gerçekmiş gibi inandığım şeyler hep “sıkıntı verici” oluyor. Aynı bünye içinde megalomana ek olarak kendisinden nefret eden bir şahsiyet barındırdığım ve bu şahsiyet genelde baskın çıktığı için, insanların benim hakkımda “iyi bir şey” düşünecekleri tahminlerinde bulunmuyorum hiç.

Eve yaklaştığımda ara sokaklardan birinden önüme bir başka bisikletli geçti. Bir anda yarış psikolojisine girdim. Ama burada hemen belirtmeliyim ki, bu yarış psikolojisi, her ne kadar artık doğalmışçasına, anında beni sarsa da, önceleri böyle bir psikolojinin insanı değildim. Ne zaman ki Meren’le bisiklete binmeye başladık, ve ne zaman ki biz onunla romantik sevgililer gibi normal hızda St. Charles’ın ikinci şeridinden bisiklete binerken yanımızdan “fiyuuuuvvv” diye hızla başka bisikletliler geçti, o zaman gördüm ki erkeklerin içinde bu yarış dürtüsü doğuştan var. Zira ben “fiyuuuvv”un şaşkınlığından henüz kurtulmuştum ki Meren’in, romantizmi de beni de geride bırakıp yanımızdan geçen adamı yakalamak ve mimkinse geçmek amacı ile pek uzaklarda hırsla pedal çevirmekte olduğunu farkettim. O an ne yaptım? Sakin ve yavaşça pedal çevirmeye devam ederken, elbette düşündüm. Düşündüm ve dedim ki kendi kendime (içimden tabiy - yoksa dışarıdan bakan biri deli sanabilir) erkekleri bu hayatta kadınlara nazaran “daha …” yapan her şeyin özünde bu yarışçı ruh yatıyor. O günden sonra dikkat ettim, ne zaman bisiklete binsem ve yanımdan biri hızla geçse, o hızla geçişin içinde biraz “meydan okuma” gizli. Eğer cevap olarak ben de o kişiyi geçersem hemen sessiz bir yarış başlıyor. Meğer erkeklerin olayı buymuş.
Nitekim bugün de adamın ara sokaktan önüme çıkışını bana okunmuş bir meydan olarak algılayıp davrandım pedala. “Fiyuuuvv” diye yanından geçtim ama arkadaş pek yarış havasında değilmiş, arkama dönüp baktığımda tingil tingil sürmeye devam ediyordu bisikletini. Ben de bizim sokağa iki blok kalmış olduğundan bu durum üzerinde çok durmadım. Malesef yeniden şarkı söylemeye başladım.

Eve geldiğimde komşu Rene çiçeklerle uğraşıyordu. Bu adamın benden daha unutkan olması çok acayip geliyor bana. İki günde bir karşılaşıyoruz, ve bana bugün üçüncü kez yeni diktiği mor ve pembe “periwinkle”ları ilk defa gösteriyormuş gibi gösterip üçüncü kez bu çiçeklerin aynısından bizim mutfak penceresinin orada kendiliğinden çıkmış olduğunu söyledi. Üçüncü kez onlara “gönüllü çiçek” dendiğini ekleyip dünya üzerinde yapılması mümkün bütün yüz tiklerinin sahibi bir insan olduğundan, tiklerini icra etti ve hmnf diye burnundan hızla nefes vererek gülümsedi. (Sanki kendisinden nefret ediyormuşum gibi duyuluyor ama sadece betimliyorum yeminle.)

ev-giris.jpg

Bisikletimi artık elimle itekliyordum. Bahçede Rene’yi gördüğüm zamanlarda çiçeklerin arasındaki betonda bisikleti sürmek yerine elime alıyorum ki adam çiçeklerini ezerim diye kıllanmasın - bilemez ki ben ne kadar usta bir bisiklet binicisiyim-. Öyle bisikleti itekler ve Rene’ye hoşçakal derken, unutkanlığın hem büyük bir haksızlık, hem de insanoğlunun en önemli adaptasyonlarından biri olduğunu düşündüm. Haksızlıktı, çünkü okumakta olduğum bir kitabın başını unutuyordum daha kitap bitmeden. Oliver’ın bana daha bir gün önce deneylerin sonuçları hakkında içimi rahatlatan bir açıklama yaptığını unutup “bu doktora bitmeyecek” diye endişelenmeye devam ediyordum mesela. Ya da hafızamı güçlendirsin diye satın aldığım ve sabah bir tane, akşam bir tane içmem gereken “Ginkgo Biloba” ağacı özütü hapını içmeyi unutan bir insan olmak haksızlıktı. (Bir paradoksa hapsolmuştum ve kimi zaman kendimi Memento’daki adam gibi hissediyordum). Fakat neyse ki bu kadar unutkan olduğumu da unutuyordum kimi zaman… O zamanlar huzurlu oluyordum. Her şeyi hatırlamak da bir yüktü ne de olsa. İnsan üzerinden atıvermek istiyordu bazen. Sonra bazen olayların, ya da herhangi bişeylerin unutulduğunu, ama geriye “hislerin” kaldığını düşündüm. Aynı, sabah kalkınca unutulan rüyalar gibi… Kötü ya da iyi bir rüya görüdüğünüzü hatırlıyor ve kötü ya da iyi hissediyordunuz, ama “ne” gördüğünüzü hatırlamıyordunuz. Geriye hissel izleri kalmış oluyordu.

Eve girdim. Kenime meyve salatası hazırladım. Üstüne meyveli yoğurt da koydum. Onu yemeden önce biraz mekik çektim, esneme hareketleri filan yaptım. Sonra meyve salatamı yiyip Sandman’in 7. kitabının kalan sayfalarını okudum. Delirium’un Sandman’de en sevdiğim karakterlerden biri olduğunu düşündüm. (Ara sıra onu neden sevdiğimi hatırlamak için baştaki sayfalara yeniden bakmam gerekiyordu.)

sandman78d-vi.jpg

Gece 12′yi geçtikten sonra bol kaşarlı peynirli bir tost, yanına da kahve yaptım. (Kahveye kafimeyt de koydum bissürü). Saat zebahın 2’sinde labda olmam gerekiyordu. (Kendileri için zamanın durması gereken bir miktar kurbağa embriyosu beni beklemekteydiler). O saatlerde Meren’in dünyanın öbür ucunda uyanık olup olmayacağını düşündm. Sonra, yarının yeniden sağlıksız yaşamıma döndüğüm bir gün olup olmayacağını merak edip, bugünün “her şeye rağmen” sağlıklı ve güzel oluşuna kaldırdım kahve fincanımı. Tostumdan kocaman bir ısırık aldım. Jamiroquai “Emergency on Planet Earth” diyordu.

* Dedemin bisiklet için kullandığı kelime.
**Zemberek‘ten iki dize.

Yorumlar (7)

Road Trippin’

ODTÜ Biyoloji yıllarımdan canım ciğerim Ilgaz (nam-ı diğer Goşi), Amerika kıtasına gelmesine sebep olan yüce bir staj programının ardından beni de ziyarete geldi. Yaklaşık bir haftası vardı. Biz de bunun bir kısmını New Orleans’tan Florida’ya arabayla küçük bir yolculuk yaparak değerlerdirmek istedik.

Rotamız New Orleans - Pensacola - Gainesville - Orlando - St. Petersburg şeklindeydi.


Şu mavi çizgiye bakıp üzerinde ne çok şey olduğunu düşündükçe şaşırıyorum… Goşi gelmeseydi bu kadar uzun bir araba yolculuğuna asla cesaret edemezdim herhalde. Meren’le uyuşuk uyuşuk oturmuşuz yerimizde, keşke o da burada olsaydı, keşke o buradayken üşenmeseydik… Bir sürü keşkeler…

4 günlük bu gezinin ilk günü genel olarak yolda geçti. Pazar günü sabaha karşı 5 gibi yola çıktık. New Orleans’a 3-4 saat uzaklıktak bir tatil beldesi olan Pensacola’da durduk. Deniz çok soğuktu ama beyaz kumlu plaj büyüleyiciydi.

Buradan sonraki durak Gainesville idi. Gainesville’e akşam 9 gibi varabildik. Yine biyolojiden bölüm arkadaşımız Günseli’yi, dünya tatlısı bebişini ve eşi İbrahim’i gördük. İbrahim bize mangal yaptı. Uzun zamandan sonra ince belli bardaktan demlenmiş çay içmek harikaydı. (Burada parantez içinde belirtmek isterim ki, Gainesville’de yaşadığını bildiğim bu satırları okuyan sizleri de görmeyi çok isterdim fakat çok az vaktimiz vardı. Ama yolum oralara elbet bir daha düşecek.).


2. gün, sabah erkenden kalkıp Orlando’ya geçtik. Orlando tam bir turist şehri. Sea World, Disney World, Universal Studios vs gibi pek çok farklı eğlence parkı var. Ve bunların hepsini hakkını vererek gezmek isterseniz herhalde iki hafta boyunca her gününüzü parklarda geçirmeniz gerekir. Biz kısıtlı zamanda hızlandırılmış turlar yaptık. (Ama biletler çok pahalı olduğu için, imkanı olup da gideceklere mutlaka daha çok zaman ayırbilecekleri koşullar yaratmalarını öneririm).
Sea World, filmlerden aşina olduğumuz yunus, balina, deniz aslanı gösterilerinin yapıldığı parklardan biri. Yunus gösterileri gerçekten çok etkileyiciydi.

Fakat benim için bu parkı gezmenin ve bu günün bambaşka bir önemi var. Asıl ondan bahsedeceğim. Yıllar önce Discovery Channel’da “roller coaster”lar ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Roller coaster, lunaparklarda bulunan kocaman, ters dönen, çok hızlı giden ürkünç trenimsi aletlere deniyor. O belgeseli izlediğimden beri (-ki sene 1999 filandı), içimde bir ukte olarak kalmıştır. Türkiye’de de yoktu o dönemler heybetlilerinden. Bilmem var mıdır şimdi. Ama ben yıllardır ortalıkta “roller coaster’a binmek istiyom” diye dolaşıyorum. Amerika’daki eğlence sektörüne çok aşina bir insan olmadığımdan, Sea World gibi eğlence parklarında hayvan gösterileri ve gezmelerinin yanı sıra böyle binelim eğlenelim aletleri olduğunu bilmiyordum. Gittiğimizde gördük ki, her parkta mutlaka binilebilecek aletler de varmış.

Başımıza geleceklerden habersiz iki şaşkın Türk kızı olarak, Journey to Atlantis isimli böyle bir “ride”ın önünde durduğumuzda, insanlar şelalemsi biryerden, bindikleri botun içinde çığlıklar atarak suya düşüyor, sırılsıklam oluyor ve neşe ile kapıdan çıkıyorlardı. “Çok eğlenceli görünüyor biz de yapalım, yihuuu” diyerek sıraya girdik. Bu arada, bu bir roller coaster değildi. Yine de raylı sistemle ilerleyen botlara biniyorsunuz, bir takım çocuk işi, masalsı, ışıklı Atlantis dünyalarından geçerek tepeye tırmanıyorsunuz. Ve şelaleden düşüyorsunu.
Fekat, bizim hakikaten başımıza geleceklerden haberimiz yoktu ve botun en önünde oturmuş olmamızı büyük bir şans olarak değerlendiriyorduk. Bir anda karanlık bir bölüme girdik, iki saniye sonra o şelalenin tepesinde olduğumuzu anladık, botun önü yavaşça eğildi ve altımızda uzanan boşluğu gördük, ben şoka girdim, buradan düşüyor muyuz yani şimdi, bizim buradan böyle korunmasız düşmemize nasıl izin veriyorlar yahu? diye düşünürken, düşmeye başlamıştık bile. Bünyemi müthiş bir korku sardı, zaten düşüşün miğdede yarattığı bir karıncalanma var, ölüyorum sandım. Fakaaaattt, düşüşten hemen sonra, o korku gitti ve acayip bir rahatlama ile başbaşa kaldığımı farkettim. Elim ayağım titriyordu. Sırılsıklam olmuştum. Ve dünyanın en huzurlu insanıydım. :))))

Olay sırasında tabi ki fotoğrafınızı çekiyor ve fahiş fiyatlara satıyorlar. Hayatta böyle şeylere para veren bir insan değilimdir ama, yukarıdaki fotoğrafı görür görmez Goşi’yle koptuk. Bu arada, orada Goşi’nin yüz ifadesinden de anlayacağınız üzere, kızcaaz bir süre korkunun şokunu atlatamayıp, az sonra resimlerini göreceğiniz roller coaster’a bir bakış atıp “mimkin değil binmem ben ona” diyerek son sözünü söyledi.

Her parkta mutlaka bir roller coaster olduğu için parklarda abzürd bir “fon müziği” var. Siz hayvanları, şeker dükkanlarını vs gezip görürken arkadan bir parçası mutlaka görünen roller coaster’dan aynı zamanda sürekli çığlık sesleri geliyor. Bütün gün o çığlık sesleri arada bir kulağınıza çalınıyor. Sanki yaşayan bir organizma, çok acayip :)

Bu “fon müziği” elbette Goşi’nin binmeme kararını pekiştirdi. Ben de tek başıma binmeye cesaret edemedim bir süre, fakat parkın kapanmasına çok az bir süre kala, Goşi’nin de yüreklendirmesiyle Kraken isimli roller coaster’ın merdivenlerini tırmanıyordum. Başıma gelecekleri düşünmemeye çalışarak yerime oturdum. Yanımdakilere bunun benim ilk roller coaster meöceram olduğunu söyledim. Ve başladı! Yine çok korktum ama müthiş keyif aldım. İndiğimde bacaklarım titriyordu, ama “bi daha” binmek istiyordum.

Yukarıda önden ikinci sırada en sağdaki çığlığın sahibi benim :)

“Roller coaster” macerası sayesinde kendimle ilgili bu acayip keşfi gerçekleştirmiş olmaktan bugün burada gurur duyuyorum. Bir insan bu kadar korktuğu bir şeyden aynı zamanda nasıl böyle bir keyif alabilir? Bağımlısı oldum. Keşke evin bahçesinde olsa, her sabah laba gitmeden bir kere binsem, o zaman stressiz bir insan olur muyum? Herkesi kayıtsız şartsız sever miyim? İşin garip yanı, yüksekten de korkardım. Yoksa, içimde bir “yamaç paraşütçüsü” yatıyormuş da haberim mi yokmuş. Sandığım kadar korkak değilmiş miyim?…. Falan filan… Tek bildiğim, o hızla giderken, her ters dönüşten, her hızla aşağı inişten sonra “vohoooooooo!!! Hala hayattayım!” hissini yaşamanın nefiz bir şey olduğu :) (Bu arada Kraken’in videosunu izlemek isterseniz burada bir tane var).

3. gün Orlando’ya 1,5 saat uzaklıktaki St. Petersburg’a gidip Salvador Dali müzesini gezdik. Sonra da oralardaki plajlara gittik.

4. gün için planımız sabahtan Universal Studios’a gitmek, akşam Orlando Magic-Utah Jazz NBA maçı izlemek ve maçtan sonra yola çıkmaktı.

Universal Studios, aslında Islands of Adventure’la birlikte iki parktan oluşuyor. Özünde gezip ünlü filmlerle ilgili şeyleri gördüğünüz ve simülasyonla birleştirilmiş aletlere bindiğiniz bir ortam. Arada bir rastladığınız film kahramanları, film dekorları ile fotoğraf çektirip turist içgüdülerinizi sonuna kadar doyurabiliyorsunuz.

Islands of Adventure bölümü isminden de hissedilebileceği üzere, pek çok eğlence aleti ile donatılmıştı. Bu gezide en sevdiğimiz mekan burası oldu. Malesef kısıtlı vakit yüzünden her şeyin tadını çıkaramadık. Ama ben “Hulk” temalı “roller coaster”a tabi ki bindim :) Artık beni kimse tutamazdı.

Islands of Adventure gerçekten hayal, masal falan fistan dünyası gibiydi. Amerikan eğlence sektörünün ulaştığı son nokta mıydı? Yoksa bu ülkede daha neler görecektik? Bir şekilde, eğlenmek için verdiğiniz paranın karşılığını alıyordunuz.

Akşamki NBA maçı, benim için yine bir ilkti. Spora pek ilgisi olan bir insan olmadığımdan daha önce ne televizyonda ne canlı olarak bırak NBA maçlarını, herhangi bir basketbol maçını adam gibi seyretmişliğim yok denecek kadar azdı. Fikir Goşi’den çıkmıştı. Orlando Magic’te Hidayet Türkoğlu, Utah Jazz’da da Mehmet Okur oynuyormuş -güsel bir tesadüf- (en azından maçtan önce Hidayet Türkoğlu’nu biliyordum :) Ponpon kızları, aralarda akrobasi gösterileri, bira ve sosisli sandviç (hotdog) ile bir başka gerçek Amerikan deneyimini yaşamış olduk.

(Soldan sağa: Didem, Goşi, Düygü. Yeri gelmişken, Didem’e Orlando’da evinde bizi misafir ettiği için ne kadar teşekkür etsem az.)

Eve dönüş yolunda, bütün bu eğlence parkları, maçlar, ponpon kızlar vs vs ile insanların nasıl yapay bir hayal dünyasında olduklarını, ve dünyanın bir ucunda savaş varmış, şehirler yıkılmış kimin umurunda psikolojisine kapılmanın - hele ki bu kültürün içine doğmuşsanız - ne kadar kolay olduğunu düşünmek için yeterince vaktim oldu. O hayal dünyasına birkaç günlüğüne girmek çok keyifliydi, bunu ben burada inkar etsem yukarıdaki fotoğraflar gerçekleri belgeliyor zaten. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. Her şey o kadar pürüzsüzdü ki. Geri döndüğümde “gerçek” dünyanın içinde kendimi bir yabancı gibi hissettim. Bu paragrafı da aslında ne kadar duyarlı bir insan olduğum mesajını vermek için yazıyorum. Şimdi bu blogun ırçılık karşıtı, halkçı, zeki, ezilenin yanında olan okurlarının bana sövme zamanı :) Büyrun yorumlara alalım sizi. :P

Sonradan gelen ek: Nasssııı yani? Bu tren neredeyse onu bulacağım :)
amazing-roller-coaster-picture.jpg

Yorumlar (9)

« Öncekiler Sonrakiler »