Archive for Ben Düygü Hanım nasılım

Koştur durma

Biyolokum radyolarınızda Bilim Kazanı’nı karıştırıyor

“Artık kendi makalelerimi yayınlamaya odaklansam iyi olacak” kararını verdiğimden beri, blogu çok ihmal ettiğimin, bu durumunun da blogun sadık okurlarının gücüne gittiğinin farkındayım. Bu “ihmal edilmiş bloglara geri dönüşün en bilindik cümleleri” girişinden ve kocaman bir özürden sonra, en azından bilim sevgisini yaymak adına geçtiğimiz günlerde ufak da olsa bir şeyler yaptığımın haberini buradan paylaşmak istedim. Bir de, en azından blogu ihmal ettiğime değdi. Yeni çıkan makale haberleri ile de çok yakında karşınızda olacağım (diye umuyorum, yoksa şüphen mi var?). Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (13)

Burdur Bisiklet Yarışı (ve kısa bir deprOsyon güncellemesi)

Birkaç hafta önce apar topar Türkiye’ye gelmem gerekti, hayırlı bir iş için. Birkaç senedir başvurduğum bir kursa, rekabet had safhada olduğundan ancak bu sene nihayet kabul edildim! Marine Biological Laboratory’nin Embriyoloji kursu. Kursa katılabilmem için vizemi yenilemem gerektiğini öğrendim. Eşyalarımı bir arkadaşımın evindeki boş odaya yerleştirdim, evden çıktım, yapılması gereken bir sürü ıvır zıvırı halledip Türkiye uçağına atladım. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (15)

Koşmaktan bahsederken aslında neyi kastediyorum

Geçtiğimiz birkaç ayın zorlukları beni içime kapanmaya itti. Sosyal bir kelebek olmayı bırakıp odamda yalnız başıma daha çok vakit geçirmeye başladıkça buna aslında ne kadar ihtiyacım olduğunu da farkettim. Günlerimi düzene sokmak ve koşmak için vakit yaratmak biraz da bu sayede mümkün oldu. Kitap okumaya da daha çok vaktim oldu. Bu süreçte okuduğum kitaplardan bir tanesi Haruki Murakami’nin “What I talk about when I talk about running” (Koşmaktan bahsederken aslında neyi kastediyorum) kitabı oldu. Kitap, her sene düzenli olarak maraton koşan yazarın koşmak üzerine anılarından oluşuyor, ama isminden de anlayabileceğiniz gibi, aslında sadece koşmak üzerine değil. Bir nevi otobiyografi olduğunu bile söyleyebiliriz. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (18)

Bir bilim insanının gözünden kendisi

Bloga en son yazdığım günlerde, spor yapmanın etkisiyle harika bir psikoloji içindeydim. O zamandan beri yıldızlı pekiyi hakedecek bir şey yaptım: düzenli spor yapmaya devam ediyorum. O kadar ki, gaza gelip Mart ortası Washington D.C.’de yapılacak maratonda koşmak için bile yazıldım! (Ben yarım maraton koşacağım). Bir ara hafta içi her gün ya koşuyor ya yüzüyordum. Bugünlerde yoğunluktan haftada 3 gün spor yapabiliyorum. Üstelik, koştuğum her gün, o sabah içim sıkkın bile kalkmış olsam, kendimi daha iyi hissediyorum (ama istisnai durumlar mevcut, aşağıda anlatacağım). Biraz (çok sağlıklı bir yavaşlıkta) kilo bile verdim. Buraya kadar iyi. Hatta iyi ne kelime, buraya kadar harika! Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (30)

P’ye mektuplar: antidepresanlara dair

Kendimi bildim bileli hep sırtımda görünmez bir yük, içimde bir endişe ve sıkıntı olageldi. Bu hisler zaman zaman çok arttı, zaman zaman azaldı, ama hiç kaybolmadılar. İşin garip yanı, bunlar benim işlevsel bir vatandaş, iyi bir öğrenci olmamı engellemediler, hatta ben sanki bunları yakıt olarak kullanan bir trendim. Çuf çuf çuf ordan oraya gezindim. Arkadaşlarımdan sık sık ‘iyi de niye bu kadar gerildin/endişelendin’ lafını, ailemden de ‘bi mutlu olamıyorsun’ serzenişlerini duydum. Ben de kendime hep kızdım. Adeta kötü bir ebeveyn gibiydim kendime karşı, ne yaparsam yapayım kendime yaranamıyordum. Lise dereceyle bitiyordu, ben istediğim bölüme giremeyeceğim diye kabuslar görüyor, yeterince akıllı değilim, yeterince çalışmıyorum diye kendime kızıyordum. Sonra istenilen bölüme kat kat üstünde puan ile giriliyordu, bu sefer kendimde gıcık olacak başka bir şey, hayatta endişelenecek başka mecralar buluyordum. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (21)

Koşu günlüğü

Depresyonla mücadele sırasında deneyimlediklerim sonucu kesin olarak emin olduğum bir şey var ki o da spor yapmanın depresyonun en güzel ilacı olduğu. Ama koşmak filan gibi kalp atışını hızlandıran (kardiyo) sporlar. Yoga vesaire insana iyi gelse de fizyolojik olarak aynı etkiyi göstermiyor, işin arkasında koskoca bilim var. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (8)

Not an outlier

Bu yazıyı birkaç hafta önce, aynen yazıdaki hisler içindeyken yazmış (daha doğrusu bu satırlar bir arkadaşıma mesaj yazarken vuku bulmuş), o anın verdiği bir acelecilik duygusuyla paylaşıp, paylaştıktan yaklaşık 5 dakika sonra pişman olmuş ve blogdan kaldırmıştım. Paylaşmak istemediğimden değildi de, o anda gelecek tepkileri kaldıramayacaktım. Bir de annem üzülmesindi. Şimdi, kendimi son derece iyi hissettiğim şu anda, yine de paylaşmak istiyorum bunları. Daha anlatacaklarım da var, ama onları yazar mıyım, vakit bulur muyum, ne zaman olur bilmiyorum. Sadece, depresyon benim hayatımın bir parçası olduğundan ve depresyonu yenmek için sürekli bir çaba halinde olduğumdan, içimde bir şeyler beni bunu paylaşmaya itiyor. Nedenini sorgulamamaya karar verdim. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (20)

Domates fidelerim ve doğmamış çocuklarım

Üniversitenin ilk yıllarıydı. Burdur’da anneannemin göl evindeydik. Her sabah hepimizden önce uyanır, kahvaltıyı hazırlar, sonra ince ve melodik bir sesle ”kahvaltıya buyruuuuuğğğğnnn” diye aşağı kattan merdiven aralığına doğru bağırarak bizi uyandırırdı. Böyle tatlı serin bir göl evi sabahında, anneannemin ”kahvaltıya buyrun” çağrısındaki beklenmedik hüzünlü minör tınının merakıyla, pijamalarım üzerimde merdivenden indim. Bir baktım bahçedeki kahvaltı masasının kenarında oturuyor. Elinde kırılmış bir biber fidesi, anneannem, gözyaşları pıtır pıtır pazen eteğinin çiçekli desenine düşerek, ağlıyor. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (35)

Nezleden kırıldığım bir cuma öğlesinin itirafları

Küçüklüğümden beri günlük tutuyorum. Klasik anlamda günlük tutmaya ortaokulda başlamıştım. Yaz tatiliydi, elime bir yerden çirkince bir ajanda geçmişti, kahverengi deri bir kabı vardı. Tanıdık bir şirket tarafından filan bastırılmış bir şekilde bizimkilere verilmiş, onlar da ajandayı bana vermiş olmalıydı. Arabada gidiyorduk, ajandayı açıp birşeyler yazmaya başladım. Tarihleri tutturmak için defterlerime bakmam gerekecek ama, o sıralar kısa öyküler de yazıyordum da günlük tutmaya mı karar verdim, yoksa günlük tutmaya başladım, sonra kısa öyküler de mi yazdım emin değilim. Ama bu çirkin ajandadan aslında iki tane var, biri öyküler diğeri günlük no1. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (16)

Nereye gittiğini biliyormuş gibi yapmak

Yalnız gezginin sahip olması gereken en önemli özelliklerden biri, yüzüne kendine güvenli bir ifade takınıp, aslında kaybolmuşsa bile nereye gittiğini biliyormuş gibi yürümektir. Bugün sabah vardığım Senegal’in başkenti Dakar’da bunu bir kez daha anladım. Henüz 24 saati doldurmamış olmama rağmen o kadar farklı psikolojiler yaşadım ki, şimdi kahvemi yudumlayarak arkadaşlarımı beklediğim sırada otel lobisinde mini netbukumu açıp bu konuda bir şeyler yazmadan duramadım. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (16)

Başkentin kıyısında yeni hayat ve yeni ev arkadaşları

Tam anlamıyla bir erteleme psikolojisi içindeyim, bir ay önce tamamlayıp, doktora danışmanım Ken’e göndermiş olmam gereken bir makale var. O kadar erteliyor o kadar üşeniyorum ki, bu gece suçluluktan kabuslarıma girdi. Yine de ben oturdum blog yazacağım. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (25)

Yazamadıysam sebebi var…

Hem de o kadar çok sebebi var ki, üç blog olur, bi kitap olur. Ben de kitap olsun istiyorum, buna karar verdim. Kim bilir ne zaman. İnşallah, maşallah. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (10)

FOTOROMAN: “Olması gerektiği gibi bir cumartesi”

Cumartesi sabahı kalktım, Meren’e dedim ki “Hadi La Madeleine’den benim şu sevdiğim palmier denilen tatlıdan al da gel, kahvaltı yapalım. Hatta bir tane de kiş (quiche) alsana, ikimiz paylaşalım.” (oradaki “La”, tükkanın ismi Fransızca olduğundan, yoksa Meren’le lanlu lunlu konuşmuyorum). O çıktı, ben de filtre kahve yaptım. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (17)

Röportajlar

Geçtiğimiz haftalarda Turkish Journal isimli bir internet gazetesinin muhabirlerinden Işıl Öz benimle doktora çalışmalarım ve Evrim Çalışkanları konusunda bir röportaj yaptı. (Öhöm!) Ne zamandır buralardan yazmak isteyip üşendiğim her şeyi Işıl sayesinde yazmış oldum. Pek güzel de sorular sordu sağolsun. Sizlerin de ilginizi çekebilir düşüncesi ile paylaşmak istedim. (Yoksa “bakın benle löportaj yapıyolllaaa!” demek için değil, hı hı evet). İşte burada: Eklemleri nasıl rejenere ederiz? Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (4)

Web üzerinden takım çalışması dersi

Bu dönem internet üzerinden bir ders almaya başladım: “How Teams Work – and How to Work Better in Teams”  (takım çalışması nasıl işler – ve nasıl daha iyi takım oyuncusu olunur). Bu ders The Center for the Integration of Research, Teaching, and Learning (CIRTL) (Araştırma, Eğitim ve Öğrenmeyi Entegrasyon Merkezi) tarafından verilen 3 dersten biri. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (6)

Sinirsek Biyolokum’un öğretmenlik meaceraları

Akademisyen olmaya dair beni en çeken şeylerden biri derslere girmek ve öğrencilerin o çok sevdiği, çok “kafa” bulduğu, çok bilgili ama eğlenceli, sınavlarda yaratıcı sorular soran, Facebook’tan arkadaş olarak eklemek için yarıştıkları (tamam o zamanlar Facebook yoktu, ama anladınız siz beni) farklı bir hoca olma düşüncesiydi. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (29)

FIRAT!!!

Teyzem Feriş Fontilifiş, 4 kardeşin açık ara ile en küçüğü, üniversiteyi Ankara’da bizim yanımızda okudu. Rivayete göre, annemin “üniversite yılları en güzel yıllardır, kendini öyle derslere çok verip boşa harcama bu yılları” öğüdünü gereğinden fazla ciddiye alıp ilk sene bütünlemelere kalmıştı. Sınavlara çalışmak için Burdur’da kendini kapadığı göl evinden bize yazdığı efsanevi “Plajın tadı kalmadı” başlıklı mektubu (zaman zaman çıkarır gözlerimizden yaşlar gelerek gülmekten çatlayarak hala okuruz) “Şu anda, ders çalışmamak için dedemin ninesine bile mektup yazabilirim” cümlesi ile başlıyordu. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (77)

Simit de yaparım kariyer de!

Caaaanım okurlar… Biliyorum son zamanlarda doktora başvurusu, akademik hayata atılma derdi ile aklını bozmuşlara öğütler filan derken bu konularla hiç ilgilenmeyen bir kısmınız “eee bu Biyolokum da çok oldu ama” diyerek beni kalbinizden silmek üzereydiniz. Ama durun. Beni sevmekte ne kadar haklı olduğunuzu hatırlatmak için size simit yaptım! Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (38)

Sırtıma dört ispinoz kondu

Bizim bölümde başka bir laboratuarda doktora yapan arkadaşım Tümay’la öğlen yemeklerimizden birinde Tümay, geçen gün bizim Laura (hocası) dövme yaptırmış!, dedi. Ben senelerdir dövme yaptırmak istiyordum, ama ömür boyu vücudumun bir parçası haline gelecek dövmenin gerçekten çok seveceğim, çok orjinal ve estetik bir şey olmasını istediğimden, bir türlü karar veremiyor, cesaret edemiyordum. Tümay’ın benim üzerimde (hiç şikayetçi olmadığım, bilakis minnet duyduğum) aramızda sürekli esprisini yaptığımız bir “kötü arkadaş etkisi” var. Laboratuardan gün ortasında çıkıp alışverişe gittiğim, kahve aralarını 2 saate çıkardığım (çok nadiren!), hiç giymeyeceğim ama bana çok yakışan bir gece elbisesini almaya ciddi şekilde yaklaştığım, dev gibi bir çikolata volkanı pastası ısmarladığım anlarda “nedense” Tümay da sahnededir ve omzuma konmuş hınzır ve sevimli bir şeytancık gibi gülümsemektedir. Devam...

  • Share/Bookmark

Yorumlar (57)

Sonraki Sayfa » Sonrakiler »