Archive for Eylül, 2007

Hayvanat Bahçeleri (1) - Tembel Hayvan

Düşünün ki siz bir tembel hayvansınız. İş arıyorsunuz, New Orleans’taki Audubon Hayvanat Bahçesi’ne başvurdunuz, “rezüme”nize baktılar (buralarda CV demezler), kualifikeyşınlarınızın iş tanımının gerektirdiklerine haydi haydi yettiğine ve son derece tembel bir hayvan olduğunuza karar verdiler, yaşınız da genç, bu da size artı puan kazandırdı, ve tatttaaa, işe alındınız. Artık Audubon Hayvanat Bahçesi’nde kendinizi gelene gidene gösterecek, kırıtarak yürüyecek, ilgi manyağı olacak, birisi size fıstık atarsa ona pis pis bakıp “piliz du nat fiid di enimıls” diyeceksiniz. (Konuşamazsanız levhayı gösterin).

Fakat nıhahaha, adı üstünde siz bir tembel hayvansınız, ve işverenlerinize beklediklerinden fazlasını verip kendinizi göstermeye niyetli olduğunuzdan, geceleri uyumanız için size sağlanan plastik kutudan (bir nevi lojman, çalışma şartları çok iyi, yemek bile veriyorlar) gündüzleri bile çıkmamaya, ve dahi sergilenmeniz gereken bölüme hiçbir şekilde adım atmamaya karar vererek işin bokunu çıkarıyorsunuz.

Fakat o kadar sevimlisiniz, o kadar atsan atılmaz, satsan satılmaz bir şeysiniz ki, iyi kalpli işverenleriniz sizi yine de şutlamıyorlar. İşte gerçek bir tembel hayvan! Hayal etmeyi bu noktada bırakıyoruz.

Bir ara buradaki hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya başlayacağımdan bahsetmiştim, sinirsek bir insan olmama rağmen bu bloga hala uğrayan sadık ve sevgili okuyucu, sen hatırladın di mi? İşte, ders çalışmam gereken, makale okumam, kendimi bilime vermem gereken şu dakikalarda ben, senin için, güldürürken düşündürmeyi amaçlayan bu yazıyı yazıyor ve seni New Orleans’taki Audubon Hayvanat Bahçesi’nin kamera arkasına götürüyorum.

Her pazar sabahı, saat 9′da hayavanat bahçesine gidiyorum. Hayvanat bahçesinde gönüllü olmaya hak kazandığınızda, hangi bölümde çalışmayı isterseniz orada çalışıyorsunuz. Ben Louisiana Swamp adı verilen bölümü seçtim, zira burada pek çeşitli hayvanlar bulunuyordu, sadece maymunlar ya da kuşlar vs olsun istemedim. Beni Chris diye pek tatlı bir abimizin yanına verdiler. Bu Chris:

Burada bakıcıların çoğu üniversite mezunu bu arada. Chris de biyoloji okumuş, N’orlins’lı bir abimiz ve işini çok iyi yapıyor. İşini iyi yapan komplekssiz insanları çok seviyorum. Chris’le iki karıncayiyen, iki jaguar (oh yeah), iki Amerika Papağanı (Macaw, yani kocaman ve parlak renkli olanlardan), birkaç Aguti (kocaman sıçan gibi ama kuyruksuz bir tür kemirgen, sevimli tipler) ve iki de tembel hayvana bakıyoruz. Bu karıncayiyenlerden biri - Zach:

Yapılan iş de hayvanların geceyi geçirdikleri, arka tarafta bulunan kafesleri ile, gündüz ziyaretçilere göründükleri öndeki bölümleri temizlemek, yemek hazırlamak, önceki akşamdan kirlenmiş kapları yıkamak, suları tazelemek şeklinde bir iş. Chris’le ilk hafta her şeyi birlikte yaptık, sonraki haftalarda bana güvenmiş olacak ki, bazı hayvanlara artık yalnız başıma bakıyorum.

Bu arada Jaguar çişi koku alma hissimin yarısını kaybetmeme, ve beynimdeki nöronların yüzde 5′inin ölmesine sebep oldu ama olsun. İşin pis yanları insanın başlarda kendisini bir çeşit dayanınıklılık yarışmasında hissetmesine sebep oluyor, yine Jaguar’dan örnek verecek olursam, bu arkadaşların kakasını kürekle yüklenmek gerekiyor ve çiş gibi yakıcı olmasa da, maddenin tabiatı gereği, iğrenç bir koku yayılıyor ortalığa kütleyi kürekle oynatınca.

Şimdi biliyorum bir kısmınız “git labında deneyini yapsana ne işin var orda” diyebilir. Hatta daha mantıklı bir kısmınız da “pazar sabahı dinlenip daha az stresli bir insan olmayı denesene” diyebilir. Doğudur. Ama tahmin edersiniz ki beni pazar sabahı oraya, çişe kakaya rağmen, götüren birkaç şey de olmalı. Onlardan biri işte bu tembel hayvan:

Bu hatunun ismi Noelle, ve başta hayalini kurduğumuz şahsiyetin ta kendisi, o bir efsane. Zira bu ablamız gerçekten bulunduğu bu kutudan neredeyse hiç çıkmıyor. Noelle’in bir de kocası var, o en azından ziyaretçilerin izleyebildikleri ön bölmeye geçiyor ama orada bir ağacın tepesine çıkıp kendini kamufle ettiğinden, kimse onu kolay kolay göremiyor, mesela ben hala kendisiyle tanışmış değilim. Buradan çıkaracağımız ders: eğer yarın birgün heyvanat bahçeciliği sektörüne girecek olursak, tembel hayvan doğru bir hayvanımız değil. Bunlara iki adım attırmak imkansız (bu tüyoları da kimse vermez size ha).

Fakat Noelle o kadar tatlı ki, sırf onu sevip okşayacağım diye jaguar çişine katlanıyorum. Tehlikesiz olduğu için kafesinin içine girip karnını kaşıyarak uyandırıyorum. Uyanınca ağır çekimle kolunu kaldırıp elimi pençesiyle kavrıyor ve burnuna götürüp uzuuun uzuuun kokluyor. Sonra bazen ağzına götürüp emiyor. Çok acayip bir hayvan :) Hastasıyım.

El öpenlerin çok olsun evladım.

Bugünlük burada bırakıyorum, fakat anlatacaklarım henüz bitmedi. Bir sonraki bölümde “hayvanat bahçeleri olmalı mı olmamalı mı?” “Düygü’nün gizli hayvanat bahçesi geçmişi ve hazin bir şekilde sonuçlanan İdeal Hayvanat Bahçesi procesi” Ateşli tartışmalara sahne olacağını umduğumuz ikinci bölümü RSS okuyucularınızdan ısrarla sorunuz.

Yorumlar (22)

Beklenmeyen diyaloglar

f3_2.JPG

(Not: burada anlatılanların size daha anlamlı gelebilmesi için öncelikle yaşanmış ve yaşanmamış diyaloglara göz atmak isteyebilirsiniz.)

Cuma günü Dr. McC ve Dr. M ile yediğimiz yemekte beklenmeyen bazı diyaloglar gerçekleşti. (Hayır, işaret parmağımı Pardusman gibi ileri doğrultarak “hocamın karısı bir kompleks… ehm pardon… kornfileyks yumağıdır!!” demedim.)

Beni az çok tanıyanların farketmiş olabileceği üzere, ben yerinde rahat duramayan, bir şeyleri sürekli düzeltme derine düşen, kafasından proceler yaratan, uygulamaya çalışan, lider ruhlu, huysuz ama girişimci bir insanım. (Gelecekte beni işe almayı düşünüp Google’a soran müstakbel işverenlerim, burası sizler içindi). Fakat Dr.M, Katrina sonrasında bölümde fiziksel olarak bulunan tek öğrenci ben olduğum için beni bölümün Öğrenci Konseyi Temsilcisi yapıverdiğinde “ayol ben ne anlarım Amerikalıların işlerinden” diye düşünmüş ve ürkmüş idim (sayın müstakbel işveren, hemen “sorumluluk almaktan korkan biri” olduğum izlenimine kapılma, bir oku sonuna kadar.) Ayrıca Türkiye’de böyle konseyleri hiç kimse sallamadığından, vakit kaybı bir iş olabileceğini de düşünmüştüm.

Fakat yılda birkaç kere yapılan konsey toplantılarına katıldığımda gördüm ki sadece öğrenciler değil, Dekan da geliyor toplantılarımıza, dertlerimizi dinliyor ve elinden geliyorsa çözüm üretmeye çalışıyor. Ayrıca güz dönemi başında yeni öğrenciler geldiğinde “kaynaşalım partisi” organize etmemiz için bize para bile veriyor. Neyse, geçtiğimiz hafta salı günü (yani meşhur öğle yemeği daha gerçekleşmemişken), konseyin tesadüfen toplantısı vardı. Ve denildi ki:

“sağlık sigortası için çok fazla para ödüyoruz (yılda yaklaşık 1200 dolar), bu konuda bölümlerimiz bize yardımcı olmalı, ayrıca bazı bölümlerde ödenen maaşlar diğerlerine göre daha az, bütün maaşlar eşit olmalı!” “vive la revolution!!!” “komandante çe gevara!!”.

Bunun üzerine her temsilcinin kendi bölüm başkanı ile bu konuyu konuşmasına karar verildi ve dağılındı.

Efendim, bendeniz de, madem bu hayatın gıcık kuralları hocamın sinirbozucu karısını bölüm başkanına çekiştirmeme elvermiyor, mademse ben de bir öğrenci temsilcisi olarak görevimi yerine getireyim ve bu yemekte sağlık sigortası ve maaş konularını açayım, bakalım neler olacak dedim.

Açtım, ve hiç beklemediğim bir şekilde gelecek yıl maaşlarımıza yılda 2000 dolar zam yapılmasını sağladım. Hala inanamıyorum sayın seyirciler. (Sayın müstakbel işveren, iyi oku, tuttuğumu koparırım, üstüne üstlük reprezantabıl bir insanım.) Ay canlar, dile kolay iki bin dölla! (Brüt, ama olsun). Bir de bakalım Amerika’da verilen böyle sözler gerçekten tutuluyor mu? Goreceez.

Bu harika gelişmenin ardından, Çin lokantasından yüzümde Çin seddini aşmış bir Hun’un zafer gülümsemesi ile çıkarken aklıma tek bir şey vardı: “Oliver ağzıma zıçar bu yaptığımı duyarsa, zira bu para onun cebinden çıkacak, nıhahahahahaha”. Eğer o bana bişey derse ben de ona “ilahi adalet olum cüccüüük” derim. (Sayın müstakbel işveren, sakın yanlış anlamayınız. Bizim hocamızla böyle samimi bir ilişkimiz var şizofren fantazilerimizde. Di mi Cevat Abi? Evet).

Yorumlar (2)

Bir önceki yazıya zorunsuz ek açıklama

(Bir başka blog girdisi olarak yazıyorum bu açıklamayı ki RSS’ten takip edenler de okuyabilsinler. Öyle de düşünceli bir insanım.)

Bu sabah kalktım, bir anda ürktüm “tanrım ben neler dedim, şimdi herkes bu yazılanlardan kendine üzülmek için bir pay çıkarabilir”. Yanlış anlaşılmaya ezelden beri fobi besleyen, ayrıca kendisinin nasıl olduğu hakkında son zamanlarda bilgi edinilebilen tek yerin bu blog olduğu bir insan olarak, aşağıda yazdıklarımın “bunalımda olduğum” ve “mevcut arkadaşlarımı değersiz bulduğum, onlardan memnun olmadığım” anlamına gelmediğini özellikle belirtmek istiyorum. “Canımlarım benim” :)

Fikşın (uydurma öykü) tadında okuyunuz, özellikle belli bir kişiye verilmiş gizli mesajlar olduğunu sanmayınız. Genel bir insanlık dramını anlatmaya, modern çağın binalar arasında sıkışıp kalmış insanının ruhsal meaceralarına parmak basmaya çalışıyorum. Yazdıklarımda didaktik temalara zaman zaman rastlanabilir. Aruz vezni kullanmam.

Hocanın karısına kafa atmak istediğim doğrudur yalnız.

Yorumlar (11)

Yaşanmış ve yaşanmamış diyaloglar

med.jpg

- Dr. M: Kekova’da 3 kişi bir gün için tekne kiraladık. Bizi çok güzel yerlere götürdü. Daha önce hiç Kekova’ya gittin mi?
- D:
Hayır.
- Dr. M: Gün ortasında bir yerde durduğumuzda balon gibi paçaları olan pantalonlardan giymiş köylü kadınlar….
- D: Eheh, şalvar.
- Dr. M: ….hamur açıyorlardı. Emel’le oralara yerleşsek diye düşündük.
- D: Bazen biz de Meren’le Artvin’in yaylalarına kaçıp sade ve her şeyden uzakta yaşamanın ne kadar güzel olabileceğini düşünüyoruz.
- Dr. M: (Gözlerini iri iri açarak). Ama insan 20li yaşlarında düşünmez ki canım böyle şeyler! Sen daha Nobel ödülü alacaksın.
- D: Nobel ödülü alabileceğimi sanmıyorum, ama bu beni hiç rahatsız etmiyor.

Orjinali İngilizce gerçekleşen bu konuşmayı yaptığım, (pek sevdiğim tatlı) hocam Dr. M., -sen 60lı yaşlarının sonlarındasındır herhalde-, benim dışım 26 ama içim olmuş 60, tamam abartmayayım 40 olsun. Sen bir bilsen… Ben hafta sonu hayvanat bahçesinde gönüllü çalışmaya gittiğimde oradaki personel şefi olan, uzun tel tel beyaz saçlı, Nejat Yavaşoğulları’ndan gürbüzce, yuvarlak gözlüklü, sakin, çok ince espriler yapan, kültür ve bilgi yumağı olduğu her halinden anlaşılan, muhtemelen kendisi de en azından 50lilerinin sonuna yaklaşmış Rick Amca’ya bakıp bakıp “şöyle adamlar bizim arkadaşımız olsalar, akşamları yemek yesek sohbet etsek, hafta sonu pikniğe gitsek, birimizin evinde toplaşıp eski sinema klasiklerini izlesek” diye düşünürüm. Hayatın sinir bozucu görünmez kuralları yüzünden sen ya da Rick gibi adamlarla, benim gibi içi geçmiş gençlerin yolları bir türlü çakışmaz “arkadaşlık” hanlarında. İnsanların göründükleri bedene uygun arkadaş sahibi olmak zorunda bırakılmaları -Selim Işık gibi konuşacak olursam- insan hakları ihlali sayılmalı, ve ben en iyisi bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmalıyım. Şimdiye kadar yaşıtlarımdan edindiğim arkadaşlarımdan benim için mahkemede tanıklık edip “evet hep bir gariplik vardı bunda, ortama zor uyum sağlardı” diyecekler bulmakta zorlanmayacağım -bunları aklıma hep Selim Işık sokuyor-. Sonra akrabalardan da “evet küçükken de bilgiç bilgiç konuşurdu, büyümüş de küçülmüş der, şaşırırdık” diye tanıklık etmek isteyenler çıkacaktır -akrabalar kendilerini işin içinde hissetmeyi severler-. Yanlış anlaşılmaması için, mahkeme kararına özel bir madde düşülmesini, ve kimseye bir üstünlük taslama niyetim olmadığını, sadece ben ve benim gibi içi geçmiş gençlerin kendilerini daha rahat hissedebilmeleri, daha iyi iletişim kurabilmeleri için haklı bir savaş verdiğimin belirtilmesini talep edeceğim. Kimin “benim gibi içi geçmiş genç” olduğuna karar verecek tek yetkili organın benim beynim olduğunu da ekleteceğim kararnameye. Türkiye Cumhuriyeti ya da başka hiçbir ülkeden şimdiye kadar gördüğüm ruhsal zararlar için tazminat filan almayacağım. Davamın tanınmasını istiyorum o kadar. Sonra Meren’le gidip Artvin’de kendi tavuklarımı, domateslerimi yetiştireceğim. Doğa fotoğrafları çekeceğim, akşamları Internet’e bağlanacağım (eh o kadar olur, House ve Lost’un yeni sezonları geliyor daha).

- D: Cuma günü Dr. McC ile gideceğimiz öğle yemeğinin amacı ne merak ettim, onu sormaya gelmiştim aslında. (Sadece bölümün doktora öğrencileri, fakülte dekanı ve bölüm başkanı olan Dr. McC ve öğrenci danışmanı Dr. M ile öğle yemeğine davet edilmişlerdir.)
- Dr. M: Ne oldu bir problem mi var?
- D: Yo hayır, merak ettim özel bir durum mu var diye.
- Dr. M: Hayır, anladığım kadarıyla Dr. McC sizlerle birebir bağlantıda olduğunu, bir ihtiyacını sorununuz varsa yanınızda olduğunu göstermek için böyle bir nezakette bulundu.
- D: Anlıyorum.

Hayır, anlamıyorum. Başkalarının -diğer öğrencilerin- yanında hiçbir zaman telaffuz edemeyeceğimiz esas ve önemli problemleri duymamak için mi öğle yemeği yiyor bizimle. Hiçbir zaman değerlendiremeyeceğimizi bildiği bir fırsatı mı sunuyor bize? Çin yemeklerinin açık büfe yenildiği o restoranda, tepeleme doldurduğumuz tabaklarımızdan çubuklara makarna dolayıp teriyaki soslu tavukları yerken bize sorulacak:

“Her şey yolunda mı çocuklar”

“Ah her şey mükemmel, hocamızın karısı gerizekalının teki (kendisiyle aynı labda çalışmaktayızdır), bize yanlış bilgiler veriyor ve hatasını kabul etmiyor ve ben onun saçını başını yolmak istiyorum. Hocamız normalde çok akıllı ve harika bir bilim insanı, ama böyle durumlarda karısını kolluyor. Böyle akıllı adamlara Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi biraz daha akıl versin, öyle karılarla evlenmesinler istiyoruz, pls, tşk.”

Çinlilerin bizim sigara böreğine benzeyen “eggroll”larından bir ısırık almak için uzandığımda tekrar sorulacak:

“Bilimsel çalışmalar, projeler de güzel güzel ilerliyor değil mi?”

“Ah kesinlikle. Boston’da gitmek istediğim bir kurs var ama hocam beni asla göndermeyecek, çünkü karısını başka bir eğitime gönderiyor. Ben de bilimsel başarılarım için Nobel Tıp Ödülü alamayacağım, ama Meren, Nobel Barış Ödülü’ne -koşullar göz önünde bulundurulunca, laboratuvar ortamında kurbağa dışında hiçbir canlıya zarar vermediğim için- layık görülebileceğimi söylüyor. İnşallah tamamına erdireceğiz kazasız belasız amin.”

“Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?”

“Kutbay sırıttı: “Anlamsız, ereksiz kaynaşmış bir kütleyiz.””

Yorumlar (4)